Ramazan Özel'de bugün: Zekat ile arınmak

Yüce Rabbimiz insanın neye muhtaç olduğunu ve neleri yaparsa hayatını en mutlu şekilde geçireceğini, toplumun huzura ereceğini bildiğinden dolayı yapılmasını istediği hususları hiçbir bölümünü boş bırakmayacak şekilde hayatın tüm alanlarına yaymıştır

Ramazan Özel'de bugün: Zekat ile arınmak
banner404

İNSANIN da, gerçek anlamda mutlu olabilmesi ve Rabbiyle barışık bir hayat sürebilmesi için, bu buyrukları yerine getirmeye çalışması gerekir. Bu yüzdendir ki, Allah katından gelen emirlerde bir ayrıma gidilemez. Kaldı ki, bu emirlere uymanın faydalarını yine insan kendisi görür. Akıllı ve düşünen bir kimse ise kendi yararına ve mutluluğuna olan bir şeyi elinin tersiyle itmez ve onu yapmaktan kaçınmaz.

Buyruk, Allah katından geldikten sonra bunu yerine getirmek icap eder. Bir kısmını yaparım, bir bölümünü terk ederim demek olmaz. Bu nedenle bedenimize hitap eden namaz ve oruç gibi ibadetler nasıl Allah’ın bir buyruğu ise, nasıl ifa edilmeleri zaruri ise Allah Teâlâ’nın diğer buyrukları da aynıdır. Maddî durumu yerinde olan ve şartlarını taşıyan kimsenin hacca gitmesinin farz olması bu yüzdendir. Aynı şekilde zekât vermek de farzdır. Allah’ın buyruğu olması açısından bakıldığında namaz kılmak ile zekâtı vermek arasında bir fark yoktur. Her ikisi de Allah’ın emridir. Dolayısıyla Allah’a yakınlık ve güzel kul olabilmek için her bir emrini yerine getirmek gerekmektedir. Nitekim pek çok ayette zekât emredilmektedir. Bunun yanında namaz emri zekât emriyle birlikte tam yirmi yedi yerde geçmektedir. Üzerinde bu kadar durulması bir anlamda önemini de göstermiş olmaktadır. Örneğin bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 277)

O halde, kulluğun tamam olabilmesi için insanın Rabbimizin her bir emrini yerine getirmesi gerekmektedir. Bedenine, malî imkânlarına veya ikisine birden hitap eden buyrukları bir ayrıma tabi tutmaksızın îfâ etmeye koşmalıdır. Çünkü bunlar bir bütünün parçalarıdır. Her bir parça yerli yerine konmalıdır ki, bütün meydana gelsin, insan Allah katında dört dörtlük bir Müslüman olsun.

İSLAM’IN TEMEL TAŞI

Zekât, İslâm'ın beş esasından birisi... Hz. Peygamber bu hususa vurgu yaparak şöyle buyurmaktadır: “İslam dini beş temel üzerine kurulmuştur: Kelime-i şehadet, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, İman, 37) Peygamber Efendimizin üzerinde "namaz" kadar hassasiyetle durduğu bir ibâdet olan zekâtın ne olduğunu, kimden ne kadar ve ne zaman alınması gerektiğini bizzat tâlim etmiş, ashâbını bunun için eğitmiş, vazifelendirmiş ve zekât tahsili için valiler, tahsildarlar göndermiş Allah Rasûlü... "Bir peygamberin işi ne ki, milletin parasında, pulunda gözü var!" şeklinde düşünülebilir mi? Hâşâ!.. Bu, O'nun aslî vazifelerinden birisi... İnsanların kalplerini ve zihinlerini tezkiye ve tasfiye işi... Onun vazifesi; rızıkları, malları temizlemek... İnsanları şüpheli ve haramlardan uzaklaştırıp helâl ve "tıyb" nîmetlere kavuşturmak... Zenginin kalbindeki hırsı, fakirin gönlündeki burukluk ve kıskançlığı temizlemek... Malların içindeki kirleri, günah ve hata ile büyüyen pislikleri arıtmak... Böylece malı değil, Allâh'ı seven kullar yetiştirmek... Malı, tapınılacak bir tanrı hâline getiren, o mala ulaşmak için her şeyi fedâ edebilecek tıynete gelen insanoğlunu, her şeyin gerçek sahibi olan "Allâh'a" yöneltmek...

Sevgili Peygamberimiz Muaz b. Cebel (r.a.)'i Yemen’e (Vali olarak) gönderirken ona şu talimatı vermiştir:

“Muaz, Yemen halkını (önce] Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah’ın peygamberi olduğumu tanımaya çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, bu defa onlara günde (24 saatte) üzerlerine beş vakit namazın farz kılındığını öğret. Eğer bunu da kabul ederler (ve namazlarını kılarlar] se bu defa da onlara, Allah’ın kendilerine mallarında zekâtı farz kıldığını haber ver. Bu zekât, zenginlerinden alınacak ve fakirlerine verilecektir.” (Müslim, Îmân, 29)

Görüldüğü gibi zekât verilip verilmemesi kişinin isteğine bırakılmış bir yardım değil, fakirin, zenginin zimmetine geçmiş hakkı ve zenginin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir görevidir.

FAKİRİN HAKKI

Zekât gönüllü bir ibâdet değil!.. O, Allâh'ın bir farzı, yoksul ve hak sahiplerinin, zenginlerin mallarındaki payı... Yani fakirin hakkıdır. Allah (cc) tarafından bildirilen bu pay, zengin olduğu halde fakire vermeyen için haramdır, haksız kazançtır. Öşür de öyle... Şu an yediğimiz lokmadan haz almıyorsak, yediklerimiz Allâh'a yaklaştırmıyor, aksine kalbimizi katılaştırarak O'ndan uzaklaştırıyorsa, "lokmalarımızı" kontrol etmemiz lâzım.

Çiftçiler, ürünlerinin öşrünü veriyor mu? Hayvan sahipleri, üzerlerine düşen zekât borcundan haberdar mı? Sanayicimiz, tüccarımız, elinde-kolunda bilezikler taşıyan ev hanımlarımız? Kenara, köşeye, yastık altına, banka hesabına koyduğumuz paraların zekâtı hesap ediliyor mu? Bunlar muntazaman hak sahiplerine veriliyor mu? Aksi hâlde gerek bu dünyada başımıza geleceklerden, gerekse âhiretteki âkıbetimizden haberdar mıyız?

Yüce Allah zekat vermeyenleri şu şekilde uyarmaktadır. “Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Onları Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtlan onlarla dağlanacak. İşte bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın." denecek. (Tevbe Suresi, ayet: 35)

Yüce Allah, Kur’an’da hem “emretme”, hem de “övme” bağlamında pek çok ayette namaz ve zekâtı birlikte zikretmiştir. Şu ayetleri örnek olarak zikredebiliriz:

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Nur, 56)  “Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin.” (Müzzemmil, 20) “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Peygamberidir, Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan ve zekâtı veren müminlerdir.” (Mâide, 55)

Yüce Allah, ısrarla niçin namazla birlikte zekâtı zikretmektedir? Çünkü ibadetin iki ayağı vardır. Biri Yaratan Allah’a kulluk, diğeri Allah’ın kullarına hizmet etmektir.  “Namaz”, kulluğun zirvesi, en ileri noktasıdır. Kur’an okuma, rükû, secde, kıyam, saygı, tevazu, Allah’ı anma, yüceltme ve noksan sıfatlardan tenzih, dua ve niyaz başta olmak üzere her türlü ibadet namazda toplanmıştır. “Zekât” ise Allah’ın kullarına hizmetin, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın zirvesidir. Namaz Müslümanı ahlâken ve ruhen arındırırken, zekât da mal ve serveti arındırır, bereketlendirir. (Tevbe, 103) Onu cimrilik hastalığından kurtarır, toplumsal kaynaşmayı, sevgi ve saygıyı artırır. Durum böyle iken namazlarını kaçırmaktan korkan zenginler mallarındaki fakirin hakkını kaçırmaktan zerre miktarı korkmamaktadırlar. Zekât, şartlarını taşıyan varlıklı Müslümanın Kur’an-ı Kerîm Tevbe sûresi 60. âyette belirtilen yerlere yine belirli miktarda vermesi gereken bir ibadettir, yükümlülüktür, sorumluluktur. Öyle ise Müslümanın, bir namaz, oruç, hac gibi yerine getirdiği zekât ibadetini yoksulun başına kakarak, gurur ve kibir içerisinde ya da çıkar duygularına kapılıp inşalara yukarılardan bakarak onları rencide edecek davranışlara girmesi, sevabını heder etmesi elbette mümkün değildir.

RIZA-I İLAHİYİ ESAS MAKSAT YAPMAK

İbadetlerde aslolan Allah’ın rızasını gözetmektir. O’nun rızası dışında gerçekleştirilen hiçbir davranış ibadet niteliği kazanamaz. Tam tersine ibadet adı altında gerçekleştirilse bile bu, Cenab-ı Hakk’m şiddetli ikazından uzak kalamaz, ahirette de karşılığı elbette ceza olarak şekillenecek, sevabın mükâfâtı yerine, günahın cezası çekilecektir. Nitekim Yüce Allah meâlen şöyle uyarıda bulunur: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar kıldıkları namazın farkında bile değillerdir, onlar gösteriş meraklısıdırlar ve çok küçük şeyleri bile ödünç vermeye yanaşmazlar.” (Maun, 4-6)

Zekât zenginden yoksula bir şefkat ve merhamet; fakirden varlıklı kesime bir hürmet, saygı ve sevgi köprüsünü oluşturacak, toplumsal huzur ve emniyetin, birlik ve beraberliğin teminatı olması açısından müslümanın dünya hayatında önemli bir yere sahiptir.

Zekatı ibadetini yerine getirmek için Ramazan ayına girmiş olmak şart değildir. Elimizdeki malın üzerinden bir yıl geçmiş olması yeterlidir. Fakat biz Müslümanların Ramazan-ı şerif ayına mahsus malî ibadetlerimizden birisi de, fıtır sadakasıdır. Sadaka-i fıtır, insan fıtratındaki yardımlaşma ve dayanışmanın bir gereği olarak insan varlığının zekatı kabul edilmiştir. Bu nedenle sadaka-i fıtır’a, “can sadakası” veya “beden sadakası” da denilmektedir. Dinî bakımdan zengin sayılan Müslümanlar, bu sadakayı vermekle, bayram gününde fakir Müslümanları yoksulluktan kurtarmış, biçareleri sevindirmiş olurlar. Bu durum, günah ve kusurların bağışlanmasına vesile olur. Peygamber efendimiz (s.a.v) "Oruç tutan kimseyi boş ve kötü sözlerden temizlemek ve fakirleri doyurmak için Sadaka-i Fıtr vacip kılındı. Kim (onu) namazdan önce verirse bu, onun için makbul bir sadakadır. Namazdan sonra verenler için de O, sadaklarından bir sadakadır.'' (Et-tergib ve't-Terhib c.2. s. 151-152) buyurmuştur.

    Peygamber efendimiz (s.a.v) "Allah'a farzlardan sonra en sevimli olan amel; Müslümanın kalbine sevinç sokmaktır" (Suyuti,Camiu’s-sağir,I,46) buyurmuştur. Bu gayeyi gerçekleştirmek için, büyük sevince milletçe katılmak için, dinimizin varlıklı Müslümanlara mecburi kıldığı zekâtı, fıtır sadakasını unutmayalım. Yoksulların, ihtiyaç içinde olanların haklarını ayıralım Öksüz yavrularımızı sevindirelim. İyiliklerimizi yayalım. Kimsesizlerin kimsesi olalım. Çünkü dini bayramlardan önce darda olan insanlara genişliğe kavuşturmak merhamet ve şefkatle insanlara yardımcı olmak, üzüntü ve gözyaşlarını silmek, elbise giydirmek Müslümanların güzel ahlâkındandır. İhtiyaç sahiplerinin bir duası belki de günahlarımızın affedilmesine vesile olacak, Allah’ın razı olduğu kullar zümresine girmemize yardımcı olacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığımızca fıtır sadakasının bu seneki en alt sınırı 19 TL olarak belirlenmiştir. Belirlenen bu rakam en alt sınır olması sebebiyle insanlar kendi durumlarına göre bu sadakayı artırabilirler.

   Yazımızı bir ayet mealiyle bitirelim: “..Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Bakara 272,273)

Günün Ayeti;

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Nur, 56)

Günün Hadisi;

“İslam dini beş temel üzerine kurulmuştur: Kelime-i şehadet, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, İman, 37)

Günün Duası:

“Allah’ım! Beni bağışla, bana hidayet nasip eyle, bana rızık ver; beni afiyette daim eyle ve bana merhamet et.” (Müslim Zikir , Dua)

Fıkıh Köşesi;

Üvey anne, üvey baba ve üvey çocuklara zekât verilebilir mi?

Üvey anne, üvey baba ve üvey çocuklara, fakir olmaları hâlinde zekât verilebilir. Çünkü bunlarla zekâtı veren kişi arasında usûl ve fürû ilişkisi olmadığı gibi, zekât veren şahıs normal durumlarda bunlara bakmakla yükümlü de değildir. (İbnü’l-Hümâm, Feth, II, 275; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 172, 293).

Damat ve geline zekât verilebilir mi?

Fakir olan damada ve geline zekât verilebilir. Çünkü bunlarla zekâtı veren kişi arasında usûl ve fürû ilişkisi olmadığı gibi, zekât veren şahıs bunlara bakmakla yükümlü de değildir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 172, 293).

    Hanefilere göre aşağıda sayılanlara zekât ve fitre verilmez:
a) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalara,
b) Oğul, oğlun çocukları, kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan çocuklara,
c) Eşine,
d) Müslüman olmayanlara,
e) Zengine yani aslî ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala sahip olan kişiye,
f) Babası zengin olan ergen olmamış çocuğa (Merğinânî, el-Hidâye, II, 223-22)

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner516

banner470

banner452

banner449

banner481

banner472