banner516

banner470

banner452

banner449

banner481

banner472

İman cevheri

İman kelimesi, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek, itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek, güvenilmek anlamlarına gelir

RAMAZAN ÖZEL 01.06.2018, 20:49 Enes Subaşı
İman cevheri
banner404

Hazırlayan: Vaiz Faruk YAĞMUR

TÜRKÇE’DEKİ inanmak kelimesi bunu karşılar. Terim olarak, Rasûlüllah'ı Allah'ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünü, kat'i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Alemlerin Rabbi olan Allah'ı tanımak ve O'na yönelmektir.

     İmanın anlam noktasında iki boyutu vardır: birisi başkalarına güven vermek, diğeri güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü'min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.

Nitekim Aleyhissalatü vesselam Efendimizin lügatinde Mümin ve Müslümanın tanımı bu manayadır;

"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir." (Buhârî, İmân, 4, 5, (I, 8-9);)

      

  İMAN EN BÜYÜK NİMETTİR

      Hayatta elde edilebilecek en büyük nimet ve en büyük kuvvet Allah’a imandır. İman öyle kuvvettir ki gerçek imanı elde eden insan kainata meydan okuyabilir.

      Sadece Allah Resulünün hayatına bakmak bu hakikati anlamak için yeterli olacaktır. Vahyin geldiği ilk günden sonuna kadar, Allah’a inanıp, güvenerek cehalet asrına meydan okumuştur.

      Gerçekten iman insanın yolunu aydınlatan, geleceğe ümitle taşıyan, kişiyi iç âleminde rahatlattığı gibi dış dünyada da mutlu eden, her iki cihanda da itibar sahibi kılan en güzel nimettir.

Hayatın anlamı imandır. Yaşamanın en temel faktörü inanmaktır.

Dolayısıyla bizim bu dünyadaki en büyük davamız iman davasıdır. Hepimizin bu hayattan en büyük muradı iman ile ahirete göçebilmektir.

         

İMANIN ÜÇ SACAYAĞI

  • İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik),
  • Dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar)
  • Davranışların da bunlara uygun olmasıyla (salih amelle) gerçekleşip tamamlanmaktadır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir.                 

          Böyle bir imanla gerçek mânasıyla İslâm yaşanmış ve temsil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm’ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk ya da ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz konusudur.

  Her ne kadar âhirette zerre kadar imanın bile insana fayda vereceği ve sonunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de (Buhârî, “Îmân”, 15; Müslim, “Îmân”, 320, 325) dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak “tasdik, ikrar ve salih amel” unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir. Bu söylediğimden ameli imandan bir cüz saydığım anlaşılmasın. Salih amelin önemine vurgu yapmaktır amacımız.

  1. İman dolu insan çok yüce ve mübarek bir ağaca benzer!

Daha ağaç olmadan küçücük bir fideyken insan özü olan toprakla buluşmalı ki kök salabilsin tutunabilsin, bu nedenle yavrularımıza çocukken fidanken imanı ve islamı aşılarız.

Kazmayla, kürekle, yaramadığımız o kayaları parçalayarak kendine yol bulan yerin derinliklerine inen yumuşacık kökler insandaki imanın sembolüdür. (O kökler ki dağları sağlamlaştırır)

Bu ağaç kök salabilmek için, yeşil kalabilmek, kısacası yaşayabilmek için ab-ı hayatı olan rahmet suyu ister, adeta dalları ve yapraklarıyla el açmış su ister işte ağaca hayat veren suyun insandaki karşılığı salih amel ve duadır.

Ağacın gövdesini saran kabukları bize insanın hayasını, iffet örtüsünü, tesettürü hatırlatır. Rahmet suyuyla beslenen ağacımız artık meyve vermeye başlar ama meyve verdikçe taşlanır, İşte sabırlı ve yardımsever insan, meyve veren, ama taşlanan bir ağaç gibidir,

Her bir ağaç bir araya geldiğinde semanın rahmetini cezbeden gür, iri, diri bir ormana dönüşür ki bu da bize Ümmet-i Muhammed olmanın en güzel tezahürünü gösterir. Ama eğer bu ağaç sudan mahrum kalırsa, meyve vermez kurur, çürümeye başlar, birisi gelir onu baltalar sonra onu parçalar ve o ağaç artık ateşe odun olur. Eğer müslüman salih ameli terk ederse, duayı terk ederse, harama yönelip helali bırakırsa, zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlar ve şeytanın vesvese darbeleriyle Ahir zaman fitneleriyle imanı baltalanır ve kökünden kopar, sonunda o insan tıpkı kurumuş ve çürümüş bir ağaç gibi yanmaya mahkum olur yakıtı insanlar ve taşlar olan cehenneme yakıt olur. Olgun bir iman, tasdik, ikrar ve salih amelle ayakta kalabilir.

 

ÖMER VE İMAN

Hz. Ömer’in Müslüman oluşunda yine dinlemiş olduğu ve manasından etkilendiği Kur’an’ın tesiri çok büyüktür. Nitekim bu kıssa çok meşhurdur ve Ömer’in Hz. Peygamber Efendimizi öldürmek üzere çıktığı yolda Kur’an ile yeniden bir doğuş gerçekleştirmiş ve Hz. Ömer olarak Müslümanlardan olmuştur.

Hz. Hamza'nın İslâm'ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri telaşlandırmıştı. Kureyş ileri gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar. "Bunlar gittikce çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak, ileride önünü alamayacağımız tehlikeler doğar... Buna kesin çâre bulmalıyız" dediler. Çeşitli teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:

"-Muhammed (s.a.s.)'i öldürmekten başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar deve ve altın verelim," deyince Ömer ayağa kalktı:

"-Bu işi ancak Hattâb oğlu yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı. Silahlarını kuşanıp giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym:

"-Nereye böyle ya Ömer"? diye sordu. Ömer:

"-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmağa"... diye cevâp verdi.

"-Ya Ömer, sen çok zor bir işe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed (s.a.s.)'in etrafında pervane gibi dönüyor, seni O'na yaklaştırmazlar. Yapabildiğini kabûl etsek, Hâşimoğulları seni yaşatmazlar"... dedi. Ömer bu sözlere kızdı.

"-Yoksa sen de mi onlardansın"? diye çıkıştı. Nuaym:

"-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma Müslüman oldular," dedi.

Ömer buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için, yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda içeride Kur'ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti. Kapıyı kırarcasına vurdu.

İçeridekiler Ömer'i görünce telaşlandılar. Ömer'in İslâm'a olan düşmanlığını biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar. Ömer:

-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye bağırdı. Eniştesi:

-"Bir şey yok", diye cevap verdi. Ömer:

-"İşittiklerim doğruymuş" diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya giren kız kardeşinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan kız kardeşi Fâtıma:

-"Ya Ömer, Allah'tan kork. Ben ve eşim Müslüman olduk, bundan gurur duyuyoruz ve senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz"... dedi ve şehâdet getirdi. Yüzü kan içindeki kız kardeşinin bu hâli ve sözleri Ömer'i sarstı, kalbinde bir yumuşama başladı, âdeta yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere oturdu:

-"Hele şu okuduğunuz şeyi getirin, göreyim", dedi. Kız kardeşi Kur'ân-ı Kerîm sahifesini O'na verdi. Bu sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk âyetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.

"Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve hikmet sahibi olan O'dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, hem diriltir, hem öldürür. O her şeye hakkıyla kâdirdir. O her şeyden öncedir. Kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı Son'dur, varlığı aşikârdır, gerçek mâhiyeti insan için gizlidir, O her şeyi bilir"... (el- Hadîd Sûresi, 1-3)

Ömer bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı'nın yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine işlemişti. "Göklerde ve yerde olan şeyler hepsi Allah'ın, bizim putlarımızın bir şeyi yok...," diye düşündü. "Beni Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) Safâ semtinde Erkâm'ın evindeydi.

Ömer'in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca, Hz. Hamza:

-İyilik için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceği varsa, göreceği de var, telâşa gerek yok... dedi. Sağından ve solundan iki kişi tutarak Rasûlullah (s.a.s.)'in huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde diz çökerek şehâdet getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden tekbir getirdiler. Safâ tepesinde yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile Mekke ufuklarını çınlattılar. (İbni Hişâm, Sîre, 1/366-371; İbni Sa'd, Tabakât, 3/267-269; Süheyli, Ravdü'l-Ünf, 1/216-219. ) Rabbimiz bizi imanın, Kur’an’ın karanlıktan aydınlığa çıkaran nurlu yolundan ayırmasın. Allah’ın selamı rahmeti hepimizin üzerine olsun.

Günün Ayeti

“Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Bakara, 3)

Günün Hadisi

"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mü'min de, insanların, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir." (Buhârî, İmân, 4, 5, )

Günün Sözü

“İmandır o cevher ki ilahî ne büyüktür,

İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür.”

                                    Mehmet Akif ERSOY

Fıkıh Köşesi

Allah nerededir?

Bir yerde, bir mekânda bulunmak yaratılmışlara ait bir özelliktir. Allah, yaratılmış bir varlık değil, Yaratıcı’dır. O hâlde O’na bir yer yahut bir mekân nispet etmek doğru değildir. Allah, varlık âlemini var eden, onların varlığını ve hükümranlığını elinde bulundurandır (Mülk, 67/1). Göklerin ve yerin mülkü O’nundur (Zümer, 39/44). Göklerde ve yerde ne varsa O’na aittir (Yunus, 10/66). Dolayısıyla Allah’ı, yaratıp idare ettiği ve sahibi olduğu âlemde bir yere izafe etmek sağlıklı bir yaklaşım olamaz. Bazı Selefî âlimlerin “Allah arşı istiva etmiştir.” (Taha, 20/5, Hadid, 57/4) ve “Göktekinin sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz!” (Mülk, 67/16) gibi âyetlerden yola çıkarak Allah’ın gökte olduğu şeklindeki yorumları, çoğunluğa mensup âlimlerce doğru bulunmamıştır. Zira bu ve benzeri âyet ve hadisler mecazî anlatımlar olup Allah’ın yüceliğine işaret etmektedir. Diğer taraftan güneşin ışığıyla her yerde bulunması gibi Allah da tecelli eden isim ve sıfatlarıyla her yerdedir. Zâtına gelince O bütün idrak ve tasavvurlarımızın ötesindedir. Bize düşen iman ve amellerimizle O’na yönelip ibadet görevimizi yerine getirmeye çalışmaktır.

Yorumlar (0)