Arkadaş olarak Hz. Peygamber

Medine şehri yıllar süren saadetin son günlerini yaşamaktaydı. Allah Resûlü, en yüce dosta (Refîk-i A'lâ'ya) kavuşma anının yaklaştığını anlamıştı. Ağrıları arttığı için artık ashâbının arasına zorlukla katılabiliyordu

Arkadaş olarak Hz. Peygamber
banner404

O gün Medine Mescidi'nin üç basamaklı ahşap minberine çıkmış, oradan dostlarına yürekleri dağlayacak bir konuşma yapmıştı. Kendisini kastederek demişti ki, “Allah bir kulu, istediği kadar dünya nimetini ona verme ya da kendi katındaki ilâhî lütufları tercih etme konusunda serbest bıraktı. O kul da Allah katındakileri tercih etti.” Bu dokunaklı sözler üzerine Hz. Ebû Bekir gözyaşlarını tutamadı. O, en güzel ve en özel anları birlikte yaşadığı bu canlar canının ayrılık vaktinin geldiğini anlamıştı. Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir'i sakinleştiren şu cümlelerle sözlerini tamamladı: “İnsanların bana malıyla ve dostluğuyla en çok destek olanı Ebû Bekir'dir. Eğer ümmetimden birine özel bir dostluk payesi verecek olsaydım bu mutlaka Ebû Bekir olurdu. Ancak İslâm kardeşliği (şahsî dostluktan daha üstündür)...” Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 45

Hz. Âişe'nin ifadesiyle, Allah Resûlü (sav), arkadaşı Hz. Ebû Bekir'i ihmal etmez, günde iki kez, sabah ve akşam onu ziyarete giderdi.İki samimi dost, acı tatlı yarım asırlık ömürlerinde yeni bir yere göç etmenin telaşını bile birlikte yaşamışlardı.

Resûlullah (sav), her ne zaman ihtiyacı olsa yanında bulunan Hz. Ebû Bekir'i kendisine bir yâren, bir arkadaş, bir sırdaş ve bir can yoldaşı edinmişti. Yine Allah'ın izniyle, hicret gibi zorlu bir görevin sorumluluğunu birlikte üstlenmek istiyorlardı. Mekkelilerin amansız takibinden kurtulmak ve izlerini kaybettirmek için Medine'nin ters tarafına düşen 5 km. mesafedeki Sevr mağarasına sığınmışlardı. Bu iki yakın dostun dağın doruğundaki bir mağarada birlikte katlandıkları o üç günlük zorlu, sıkıntılı ve gergin bekleyişi Allah Teâlâ Kur'an'da şöyle tasvir etmektedir: “Eğer siz ona yardım etmezseniz, inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber!” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı.” Tevbe, 9/40.

Allah Resûlü, bu kardeşliği önemsiyor ve her fırsatta onun iyiliklerini dile getiriyordu. Bir gün en zor zamanlarda birlikte olduğu, “yâr-ı ğâr” (mağara arkadaşı) edindiği Hz. Ebû Bekir hakkında, “Onun bize öyle iyilikleri var ki onların mükâfatını kıyamet günü ona ancak Allah verecektir.” Tirmizî, Menâkıb, 15. diyerek övgüde bulunmuştu. Hicret yolculuğunun bu dayanılması zor sıkıntılı anlarında örülen dostluk köprüsü, eşine ender rastlanan, güçlü, samimi ve herkese örnek olabilecek bir arkadaşlık ifadesi olmuştu.

Hz. Peygamber (sav), bütün dostlukların ötesinde en yüce ve en mümtaz dost ve sevgili olarak Yüce Allah'ı kendisine “halîl (özel dost)” edinmiş ve bu müstesna dostluğu yalnızca O'na has kılmıştı. Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 7. O, Hz. Ebû Bekir'i bile bu özel dostluğuna (hullet) ortak etmemişti. Onu ve onun gibi yakın arkadaşlarını bir “sâhib” (yâren), bir “sadîk” (arkadaş) ve bir “ihve” (kardeş) olarak görmüştü. Âyet ve hadislerde “halîl, sâhib, sadîk, velî verefîk” gibi kelimelerle ifade edilen “arkadaş” kelimesi, çeşitli düzeylerdeki “dostluğu” ifade eden bir kavramdır. Bu mânâda Kur'an'da en çok “velî” ve “mevlâ” kelimesinin kullanıldığı görülür. Söz konusu âyetlerin çoğunda, müminlere ve Peygamber'e (sav) yardımcı olacak, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak gerçek dostun ancak Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Bakara, 2/257

Kur'an'da dostluk anlamına gelen bir başka kelime ise, “halîl” dir. Halîl, kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin bir dostluktur. Kur'an'da, “...Allah İbrâhim'i dost (halîl) edindi.” Nisâ, 4/125. âyeti ile zalimlerin âhiretteki pişmanlığına dikkat çeken, “...Keşke falanı dost (halîl) edinmeseydim.” âyeti, Furkân, 25/28. “halîl” düzeyindeki dostluğun daha seçkin, daha içten ve daha güçlü yönüne işaret etmektedir.

Rahmet Elçisi'ne dost olabilmek, onun sevgisini kazanabilmek şüphesiz her sahâbînin en büyük arzusudur. Özellikle İslâm'a yeni girenlerin bu yöndeki çabaları ilginçtir. Amr b. Âs, Mekke'nin fethinden önce Müslüman olmuş, siyasî ve idarî dehaya sahip seçkin sahâbîlerden birisidir.  Zât-ı Selâsil Muharebesi sonrası görevini başarıyla yapmanın verdiği cesaretle Allah Resûlü'nün huzuruna çıkmış ve ona zihnini meşgul eden şu soruyu yöneltmişti: “Ey Allah'ın Elçisi! İnsanlar arasında sana en sevimli gelen kimdir?” “Âişe.” diye cevap verdi Allah Resûlü. “Peki, erkeklerden kim?” diye sordu, “Onun babası.” buyurdu. Amr, “Sonra kim?” diye sorunca, “Ömer.” diye karşılık verdi. Amr b. Âs, kendi isminin en sonda sayılacağı korkusuyla artık daha fazla soru sormaktan vazgeçti.

Allah Resûlü her zaman ashâbının arasındaydı. Beşer üstü âlemle ilişki içerisinde olmasına rağmen tevazuunu ve tabiîliğini hiçbir zaman kaybetmemişti. Etrafındaki insanlarla ve arkadaşlarıyla ilişkisinde hep onlardan birisi gibi davranırdı. Veda Haccı esnasında ashâbını bırakıp Mekke'de, Kâbe'nin hemen yanındaki, yakınlarına ait evlerden birinde kalmayı kabul etmemişti. Bu teklifi, amcası Ebû Tâlib'in kızı olan Ümmü Hânî yapmıştı. Allah Resûlü (sav) sıkıntılı da olsa Ebtah'ta ashâbı ile birlikte açık arazide kalmayı tercih etti.

Müslümanların önderi ve devlet başkanı olan Sevgili Peygamberimiz, ashâbı ile ilişkisinde bu konumunu ön plana çıkarmazdı. Huzuruna gelip kendisiyle konuşurken titreyen bir kişiyi, “Korkma! Ben bir kral değilim. Ben sadece, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” İbn Mâce, Et’ıme, 30. sözleriyle rahatlatmıştı. Gerçekten de Resûlullah ikili ilişkilerde ashâbı ile aynı düzeye inerek tevazu gösterir ve bu şekilde iletişim kurardı. Bir meclise girdiğinde kendisini tazim için ayağa kalkmak isteyenlere engel olurdu.Herkes gibi yerde oturur, sofrası yere kurulur, kaba kumaştan elbiseler giyer, eşeğe biner ve bindiği hayvanın terkisine başkalarını alırdı.

Allah Resûlü'nün arkadaşlarına ve can yoldaşlarına gösterdiği bu tevazu ve yakınlık elbette ki karşılıksız kalmıyordu. Ashâb da her fırsatta Allah Resûlü'ne olan sevgi ve bağlılıklarını ifade etmekteydiler. Onlara göre kendilerine Allah Resûlü'nden daha sevimli gelen kimse yoktu. Meselâ, bir gün genç-ihtiyar her kesimden insanın bulunduğu bir mecliste Allah Resûlü'ne içecek ikram edilmişti. Önce kendisi içti, sonra sağında bulunan ve henüz çocuk yaşta olan kuzeni Abdullah b. Abbâs'a,“Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu. O da, “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” diye karşılık verdi. Buhârî, Müsâkât, 10.

Allah Resûlü, kölesi Zeyd b. Hârise'yi azat ettiğinde de aynı bağlılığı görmüştü. Kardeşi Cebele b. Hârise, artık hür olan Zeyd b. Hârise'yi götürmeye gelmiş ancak Zeyd, kardeşinin yanında şöyle demişti: “Ey Allah'ın Elçisi! Sana hiç kimseyi tercih etmem!” Tirmizî, Menâkıb, 39.Bu tablo, yârenlerinin onun eşsiz dostluğu ve arkadaşlığı karşısındaki civanmertlik ve vefakârlıklarını göstermektedir.

Allah Resûlü, ashâbın bazen küçük çaplı da olsa kendi aralarında yaşadıkları ihtilâflarına şahit olur ve büyük bir âlicenaplık göstererek tartışmanın büyümesini önlerdi. Nitekim onun en yakınında yer alan arkadaşlarından Hz. Ali, Ca'fer ve Zeyd'den (ra) her biri, kaza umresi sonrasında Mekke'den Medine'ye getirilen Hz. Hamza'nın kızı Ümâme'nin himayesine kendisini ehil görmekteydi. Neticede onun kimin himayesinde kalması gerektiği konusunda tartışmışlar ve davayı Resûl-i Ekrem'e taşımışlardı. Allah Resûlü onları tek tek dinledikten sonra sırasıyla Zeyd'e, “Sen benim dostumsun. Bu kızın da dostusun.”, Ali'ye, “Sen benim kardeşim ve dostumsun.”, Ca'fer'e ise“Sen de hem bedenen hem de ahlâken bana benziyorsun.” demiş ve her birine ayrı ayrı iltifat ederek gönüllerini almıştı. Sonuçta Ümâme'yi, “Teyze, anne konumundadır.” diyerek Ca'fer'in eşi olan teyzesi Esmâ bnt. Umeys'e vermişti. Buhârî, Meğâzî, 44

Bir keresinde de cennetle müjdelenen ve İslâm'ı ilk kabul eden sahâbîlerden biri olan Abdurrahman b. Avf ile Hâlid b. Velîd arasında böyle bir olay geçmişti. Çıktıkları bir gazvede iki sahâbî arasında anlaşmazlık olmuş, hatta Hâlid b. Velîd tartışmada biraz ileri gitmişti. Allah Resûlü bu konudan haberdar olduğunda, “Ashâbıma hakaret etmeyin! Bu canı bu tende tutan Allah'a yemin ederim ki eğer biriniz, Uhud (dağı) kadar altını Allah yolunda harcasa bu onlardan birinin bir ölçek ya da yarım ölçek sadakasına erişemez.” buyurdu. Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 222 Bu sözleriyle Hz. Peygamber (sav), dostlarını ne kadar çok düşündüğünü ve onları incitecek bir şeye hiçbir şekilde izin vermeyeceğini gösteriyordu.

Allah Resûlü (sav), ashâbının ve dostlarının başına gelen bir sıkıntıya kendi başına gelmiş gibi üzülür ve onların bu sıkıntılarını paylaşırdı. Kur'ân-ı Kerîm, onun bu hâlini şöyle tasvir eder: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” Tevbe, 9/128.

Peygamber Efendimiz, dostlarını bir baba şefkatiyle kucaklar, onları hem dünya hem de âhiret yaşantıları için ihtiyaç duydukları konularda en ince detaya kadar bilgilendirirdi. Hastalandıklarında ziyaretlerine gitmeyi ihmal etmez, kimi zaman hasta yatağında yatan bir dostu için gözyaşlarını tutamadığı olurdu. Onlar için ulaşılması güç diğerkâmlık ve fedakârlıklarda bulunurdu. Her ortamda onları son derece zarif ve anlayışlı bir üslûpla eğitir, namazlarını nasıl kılmaları gerektiğiyle yakından ilgilenir ve doğrusunu gösterir, en mahrem konuları bile onlarla paylaşmaktan çekinmezdi. Kendisine danışıp istişare edene yol gösterir, meclisinde bulunanlarla yakından ilgilenip onlara iltifat eder, hediyeler sunarak gönüllerini alır, samimi bir sohbet ortamı oluşturarak seviyeli şakalar yapardı.

Resûlullah (sav), yaşadığı sıkıntı verici olaylar karşısında da kendisine yakın gördüğü dostları ve arkadaşlarıyla görüşür, onlarla dertleşirdi. Nitekim bir sefer esnasında Hz. Âişe'nin iftiraya uğradığı meşhur İfk Hadisesi'nde, vahyin gecikmesi üzerine çok sıkıntılı anlar yaşamış ve bir çıkış yolu bulabilmek için konuyu ashâbı içerisinde en yakın dostları olan Hz. Ali ve Hz. Üsâme'yle müzakere etmişti. Böylece hem kendi sıkıntısını paylaşmış hem de ashâbına değer verdiğini göstermişti.

“İyiliklerin en hayırlısı, evlâdın baba dostlarını ziyaret etmesidir.” Müslim, Birr, 11. buyuran Allah Resûlü (sav), kendi dostlarına değer verdiği gibi sevdiklerinin dostlarına da yakınlık gösterirdi. “Bana onun sevgisi bahşedildi.” dediği ilk eşi Hz. Hatice vefat ettikten sonra bile Resûlullah, eşinin dostlarını unutmamıştı. Resûlullah (sav) herhangi bir sebeple hayvan kestiğinde bunun etinden Hz. Hatice'nin dostlarına gönderilmesini isterdi. Kimi zaman bizzat Hz. Hatice'nin dostlarını bir bir bulur ve onlara ikramda bulunurdu.

Resûl-i Ekrem (sav) dost seçimi konusunda ashâbına, “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.” Ebû Dâvûd, Edeb, 16 tavsiyesinde bulunmuştu. Onun (sav) dostları da kendisi gibi güzel ahlâklı, sadık ve vefakâr insanlardı. Ancak Yaratıcısı'na karşı sorumluluklarını yerine getiren bir dost, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna katkıda bulunabilirdi. Bu nedenle Allah Resûlü, “Bilesiniz ki! İçinizden benim dostum olanlar, takva sahibi kimselerdir.” buyurmuştu.

Bugün olabildiğince yalnızlaşan insan, başı sıkıştığında, hastalandığında ya da tek başına kaldığında hiçbir menfaat beklemeden ona elini uzatıverecek ve sıkıntılarını paylaşacak dostluklara muhtaçtır. Hem dünyada sıkıntılarını ve mutluluklarını paylaşacak hem de âhirette onu selâmete çıkaracak gerçek dostluklara. Hiçbir menfaat gözetmeden karşılıksız sevmek, dost bildiğine sadakatle bağlanmak, vefa ile onu her zaman gözetip kollamak günümüzde neredeyse kaybetmek üzere olduğumuz değerler arasındadır. Bu değerleri yeni nesillere aktarmayı ve sırf Allah için sevmeyi, Allah için dostluklar kurmayı onlara öğretmek Resûlullah'ın dostluklarını tanımakla mümkündür. Menfaatler sona erdiğinde dostluklar ve arkadaşlıklar son bulabilir. Allah için sevmek ise karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek sevmek, dostuna tutunmak, onu kendisi gibi bilmektir. Hiçbir menfaat böyle bir dostluğu sonlandıramaz. Allah Resûlü'nün, kendisini “Anam babam sana feda olsun!” diyecek kadar içten seven ashâbı ile kurduğu ve hiçbir kişisel çıkar karşısında bozulmayan dostluklar, müminler için gerçek dostluğun en güzel örnekleridir.

GÜNÜN AYET-İ KERİMESİ

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” Tevbe, 9/128.

GÜNÜN HADİS-İ ŞERİFİ

“Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.” Ebû Dâvûd, Edeb, 16

GÜNÜN DUASI

“Allah’ım! Nefsime takvasını ver ve nefsimi (her türlü kötü şeylerden) temizle, sen temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen nefsimin dostu ve Mevla’sısın.” (Müslim, Duâ, 73)

ORUÇLA İLGİLİ SIKÇA SORULANLAR

İdrar kanalının görüntülenmesi, kanala ilaç akıtılması orucu bozar mı?

İdrar kanallarına giren cihazlar veya akıtılan ilaçlar orucu bozmaz.

Anestezi yaptırmak orucu bozar mı?

Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme-içme anlamı da taşımamaktadır.

Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek amacıyla damar yolu açılarak, bu açıklık, işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner516

banner470

banner452

banner449

banner481

banner472