Babaya mektup

SEVGİLİ

Babacığım,
Sen benim için “BABA” kelimesiyle sınırlandırılabilecek bir baba olsaydın keşke…
O zaman seni anlatmam, seni yazmam ve seni konuşmam ne kadar da kolay olurdu bilir misin?
Başlamak bile zor… Hem de ne zor…
Nereden ve nasıl başlayayım? Hangi birinden başlayayım? Nasıl anlatayım ki seni?
Hele senin “acı”nı taptaze ve derinden yaşarken…
Gözlerim “yaş”lı, kalbim “hüzün”lüyken…
Senin “yok”luğun henüz başlamışken…
Güneşini yitirmiş bir deniz gibi, dipsiz karanlıklara gömülmüşken…
Ne yazabilirim ki… Ne söyleyebilirim ki…
Sen benim “idol”umdun…
Genç bireyliğe adım atmaya başlarken seni seçmiştim, kendime model olarak...
Senin gibi davranmak, senin gibi konuşmak, senin gibi giyinmek isterdim… Yani sen olmaktı ereğim…
Seni tanıdıkça ve sana olan hayranlığım arttıkça, modelden öte bir idol oldun benim için…
Her yere yetmeye çalışan hiç bitmek tükenmek bilmeyen enerjinle, adın gibi “Arıkan”dın…
Asla pes ettiğine tanık olmadığım mücadele azminle, adın gibi “Yılmaz”dın…
Alanya’da çok az insana nasip olan, “genel kültürün”, “pratik zekan”, “ufkun” ve “önsezin”le, sohbetine doyulmazdın…
Ne kadar da sevecen ve sıcakkanlıydın…
Daima “örnek” aldığım, “gurur ve iftihar” ettiğim “canım babam”dın…
Memuriyet yılların ne de zor geçmişti hani...
12 Eylül öncesi oradan oraya sürgün edilirken bile pes etmemiştin…
Alanya’nın ilk Milli Eğitim Müdürü olduğun gün, “İşte benim için iade-i itibar bu... Ölsem de gam yemem…” demiştin…
Demiştin ama, 13 yıl önce o illet hastalığa yakalandıktan sonra bile aklına getirmedin ölümü…
Ölümün seni her ıskalayışında, zafer kazanmış kumandan edasıyla daha da güçlenir, daha da yaşam dolu olurdun… “Yaşam filizi” hep tazeydi yüreğinde…
Hatırlıyor musun, İstanbul Cerrahpaşa’da, sedyenin üzerinde 9 saatlik ameliyata giderken, İngilizce gramer kitabını zor almıştık elinden…
Biz “ameliyattan ya çıkamazsa” diye, çaktırmadan yanağına “ veda öpücüğü” kondururken, sen İngilizce öğrenmeye çalışıyordun…
Seni yaşama böylesine bağlayan, karşı konulamayan “öğrenme ve öğretme” isteğin miydi acaba?
İnsanlara karşı o kadar nazik ve o kadar kibardın ki…
Karıncayı bile incitmek istemezdin…
Kızdığın zamanlarda tepki ve eleştirilerini mektup yazarak iletirdin muhatabına… Ben de başucumda az mı buldum senin mektuplarını…
Ne çok şey öğretmiştin bana…
Seninle gurur duymayı… Seninle gurur duymanın kendimde ne denli bir özgüven sağladığını da o zaman öğrenmiştim…
Hiç kimsenin yüzüne karşı hakaret etmez, edemezdin…
İnanır mısın, ben daha senin ağzından “küfür” çıktığına kulak misafiri olmadım bir kere bile…
Çok kızdığın birine, “mahluk” derdin çok olsa…
Sen benim öğretmenimdin…
Hatırlar mısın, ortaokulda ticaret dersime girerken, “Baba sana sınıfta, arkadaşlarımın yanında da ‘baba’ mı, diyeceğim?” diye sormuştum…
Sen de bana, “Hayır, okulda ben senin baban değilim, ‘hocam’ diyeceksin” demiştin…
Arkadaşlarım sınav günleri bana sorarlardı, “Baban ne soracak?” diye…
Ben sana soramazdım ama senin notlarını karıştırırdım gizlice…
Bir şey bulamazdım, ama arkadaşlara, “bilmiyorum” demez, 3-5 tane soru sıralardım kafadan…
Tesadüf sen de sorardın o sorulardan bazılarını… Ben kasım kasım kasılır, arkadaşlara hava atardım…
Ne de güzel yıllardı, o okul yılları…
Sen evde babam, okulda öğretmenim…
Ben evde oğlun, okulda öğrencin…
Yüzlerce öğrencin var ki, seni “saygı” ve “sevgi” ile andıklarına tanık oldum daima…
Kızdığın, hatta tokat vurduğun öğrencilerin bile, o kadar “gurur”la anlatıyorlar ki seni, besbelli o tokat kadar “gül bitmiş” gönüllerinde…
Alanya’nın sayılı üniversite mezunlarından birisiyken, boş vakitlerinde ders verdiğin, ödevini yaptırdığın veya sınıf ağabeyliği yaptığın insanlar o kadar çok ki…
Bugünkü kariyerlerini sana borçlu olduklarını “şükran ve minnet”le söylerler pek çoğu…
Sen benim ağabeyim, arkadaşımdın…
Çocukluğumun olgunluğa uzanan yıllarında nasıl da iyi bir ağabey ve arkadaştın benim için…
Hele ortaokul birinci sınıftayken bana araba kullanmayı öğretişin… Nasıl unuturum o günü…
Direksiyona geçirmiştin beni… Alantur’dan Mahmutlar’a kadar sürmüştüm arabayı…
Sonradan nasıl da “usta şoför” olduğumu arkadaşlarına anlatırken gururlanırdın benimle…
Hiç unutamadığım bir Gaziantep seyahatimiz vardı hani…
Tipo baskı makinesi “Maşalı” almaya gitmiştik de ne sıkıntılar çekmiştik alıp gelene kadar…
Seyahatimiz uzadıkça uzamış, 3-4 günü ne de keyifli geçirmiştik birlikte…
İki defa da yurtdışına gitmiştik birlikte…
İlkinde İsveç ve Finlandiya’ya… İkincisinde de Almanya, Hollanda ve Belçika’ya…
Her ikisinde de nasıl ilgi odağı olmuş, insanları nasıl da kendine çekmiştin mıknatıs gibi…
Hoş sohbetinin tadına doyamadı insanlar…
Kafileyi neşeye boğmuştun esprilerin ve şarkılarınla…
Ne de güzel “makber” söylerdin…
Şimdi sen “makber”ine kavuştun… Umarım, “pürnur”dur o mevkii...
Sen benim ustamdın…
Gazeteciliği sen öğrettin bana…
Bu “virüs”ü içime sokan sendin…
Taa çocuk yaşımdan itibaren gazeteci gibi “büyümemi” ve “yaşamamı” sen sağladın…
Her Anadolu gazetecisi gibi meşakkatli yıllarımızı birlikte göğüslerken seninle, matbaacılığı da sen öğretmiştin bana…
Kavaletten kurşun hurufatları tek tek dizerek başlatmıştın beni matbaa çıraklığına…
Ustalara, “eti senin kemiği benim” demiştin…
Bir keresinde, ustanın birisi bana tokat vurunca, ağlayarak şikayete gelmiştim sana…
Sen ustayı çağırmış, “bir daha yaparsa yine vur, eline sağlık” demiştin…
Ne de çok kızmıştım sana o anda…
Ama sonradan anladım ki, birlikte yazdığımız başarı öyküsünün ardında o tokadın da çok payı var…
Ne zor yıllardı o yıllar…
Matbaacılığın kurşun harflerle yapıldığı, teknolojinin henüz gelişmediği, Alanya koşullarında kalifiye eleman bulmanın imkansız olduğu…
Gazetenin her sayısının, yeni bir “kriz”le basılabildiği yıllardı o yıllar…
Sevgili babacığım,
Her türlü zorluğa rağmen kurduğun YENİ ALANYA’yı yaşatmak, “Alanya’nın sesi, nefesi, gözü, kulağı” olabilmek için nasıl da çırpınırdın…
“Gazete karın doyurmaz. Bu işi yapacaksan hobi olarak yapacaksın… Başka işlerden de karnını doyuracaksın…” derdin hatırladın mı?
Ama, o zor yıllar çok geride kaldı sevgili babacığım…
Sen de dünya gözüyle gördün ki, bugün senin eserin YENİ ALANYA, dev bir yerel medya kuruluşu oldu bile…
Sadece Alanya’da değil dünyanın her yerinde binlerce okura ulaşan yayınları ve çok sayıda çalışanı ile profesyonel ve kurumsal bir yapıyı en çok isteyen de sendin…
İşte, senin eserin YENİ ALANYA, tüm yazılı medya etkinliklerini bünyesinde barındıran DİM MEDYA’nın “amiral gemisi”…
Ve işte, senin yeşerttiğin DİM MEDYA ağacı, yerel medyanın “koca çınar”ı artık…
Sen rahat uyu babacığım…
Senin “en büyük evladım” dediğin YENİ ALANYA emin ellerde…
Düşündüm de yaşarken asla söyleyemediğim iki kelimeyi belki bugün duymak istersin:
SENİ SEVİYORUM BABACIĞIM!
Seni çok özleyeceğim…
Hakkını helal ettiğini umarım…
Senin hakkını asla ödeyemem çünkü…
Nur içinde yat… Cennet mekanın olsun…

NOT: Bu yazı, merhum Arıkan Yılmaz Dim’in vefat ettiği 8 Kasım 2005 tarihinde kaleme alınmış ve 9 Kasım 2005 tarihinde yayınlanmıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Ali Dim - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Alanya Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Alanya Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeni Alanya Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Alanya Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Normalleşme süreci rehavete mi neden oldu?