...VE BİR YÜREK!

İmamverdi İSMAYILOVAzerbaycan Milletvekili

“Siyasette muhabbet, hepsi yalan, palavra

Doğru sözü Kül tigin kitabesinde ara!..”

Hüseyin Nihal Atsız

Böyle bir yazı eninde-sonunda kağıda dökülecekti...

Ne yazacaktım, ne zaman yazacaktım - bilmiyorum, ama o yazının ilk cümlelerine daha geçtiğimiz yılın Ekim ayında başlamalıydım...

Türkiye`nin Van depreminin acılarından yenice avunup çözüldüğü günlerde Azerbaycan Cumhuriyeti`nin Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Türkiye Cümhuriyeti`nin Başbakanı Recep Tayyib Erdoğan, İzmirde temelatma, açılış törenlerine katılmışlardı.

Van depreminin ağır günlerinde Türkiye`ye kendi kardeş yardımı için Azerbaycan`a şükranlık duygularını ileten sayın Başbakanın konuşmasındaki bir cümle kalbimi ısıttı:

“Biz iki devlet, bir millet olduğumuz gibi, aynı zamanda, bir yüreğiz”...

Ne güzel!..

Öyle samimi, doğal, Azerbaycan-Türkiye vahdetinin gerçek ruhuna o kadar uygun seslenmiştir ki o günden beri aynı kelimeler kalbimde kendi etkisini bırakmış, Azerbaycan-Türkiye yakınlığı hususunda içimden geçenleri kağıt-kalemle paylaşmaya beni az kala her gün borçlu hale getirmiş...

***

Bakışlarım, beyaz kağıda dökülmüş bir kaç satıra dikilmiş... Sanki bu satırlar arasından bizi bir birimizle bağlayan duyguları takip etmek istiyorum, ama bu duyguların sözle anlatımı mümkün mü?!

Acaba, nasıl olur, bin yıllardır insanlar aynı soyun, dilin inancın, kültürün, geleneklerin taşıyıcısı gibi doğarlar, dünyanın rengareng insan manzarasinda aynı özelliklerle başkalarından ayırt edilebiliyorlar?! Neden hayat bu ilahi mizanda zerre kadar yanlışlığa yol vermiyor, mesela, Türk, ingiliz, arap, alman gibi dünyaya göz açmıyorlar?!

Hala ana betnindeyken fertin net halka mensubiyyetini belirleyen, aradakı mesafeye rağmen iki toplumu dayanışma içinde, iki gönlü aynı eden hisslerin adı ne?! Bir yazar kendi kalemi ile bu hisslerin tam manzarasını nasıl canlandırabilir?!

Niyetim bu sorulara cevap aramak değildir. Zor soruların cevapsızlığında yeni söz söyleyebileceğimi de düşünmüyorum.

Zamanında bu sorulara zamanın büyük seka sahipleri cevap arayıp bu konuda bir birinden güzel, bir birinden tutumlu yazılar kaleme alınmış. Ama bütün yazılar içinde en güzel yazı, Tanrı`nın kendi kudret kalemi ile mukaddes kelimede yazdığı Yazıdır:

xxxx

Azerbaycan-Türkiye...

***

Daha Sovetler zamanında sınırın ötesinde sihirli bir dünya vardı bizim için. Sesini arada sırada şirin nağmelerinden duyardık, başka dillere çevirilmiş filmlerinin doğal katından bazen kulağımıza dokunan yakın kelimelerden yüreğimiz ısınırdı. Bunca yakınlığın sırrına o zamanlar hala tam varamadığımız bu elyetmez dünya bir hayal alemiydi. Reşat Nuri Güntekin`in, Orhan Kemal`ın, Zeki Müren`in, Müşerref Akay`ın, Barış Manço`nun sesi, sözü kimleri götürmemişti ki hayal dünyasına...

...Bir de ünlü sanatcımız, değerli milletvekili meslektaşımız Zeyneb hanımın sihirli sesinden o yıllardan beri hatırımda kalmış bir misra...

“...Men gedirem İstanbul`a,

Bakı, sende gözüm kaldı!..”

Onda daha ne bağımsız devletimiz vardı, ne bağımsız Azerbaycan devletinin dış politikası, ne de SSCB gibi azman imparatorluğun bir parçası olan Cumhuriyetimizin ayrıca devletçilik çıkarları.

Ama sınırın ötesinde garip bir cazibe ile ruhumuzu kendine doğru çeken o dünya bizim için o zaman da mevcuttu. O dünyanın rengi neydi, bilmiyorduk, şehirleri, köyleri, insanları nasılıydı bilgisizdik, nasıl yaşıyorlardı, ne yiyip, ne içiyorlardı, haberimiz bile yoktu.

Sovyet ideolojisi bizi o dünyanın değerlerine nefret ruhunda büyütmeye çalışıyordu, orda kapitalizm vardı, bir sınıf başka bir sınfın emeğini sömürüyordu, bebekler dünyaya gözlerini açmadan ölüyorlardı orda, insanların çoğu yazıp okuma bile bilmiyordu. Fakat bu zehirli propagandaya rağmen o dünyanın şarkıları yine sevgi yansıtıyordu, kelimeleri bal dadıyordu, hüzün dolu bir duygu hayallerimizi mıknatıs gibi o dünyaya doğru çekiyordu ve bu hayallerin içinde hem de bizi o dünyadan ayıran politik sınırlar konusunda düşünmek ne kadar da kederliydi onda...

Bu hasretimiz zamanın hoş olmayan bir kısmet vadesinde bitti.

İmparatorluk politikasının “dini ayrı kardeş” perdesi altında yüzyıllarca bize yakınlaştırmağa özün gösterdiği ermeniler Hıristiyan dünyasının yardımıyla asıl yüzlerini bir anda ortaya koyarak kanımıza susayınca yanımızda kimseni değil, tarihin ve talihin yüz yıllarca ayrı saldığı asıl yakınımızı gördük...

“Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakar yarın ne olacağını bu gün kimse söyleyemez. Aynen Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan gibi Sovyetler Birliği de bölünebilir. Bu gün elinde sıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilir. Dünyada yeni bir durum yaranabilir. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir...

Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susarak beklemek değildir. Hazırlanmak lazım. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanc bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüyü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerek!..”

Azerbaycan`ın teklenmiş, çaresiz, hassas zamanında Gazi Mustafa Kemal Atatürk`ün bu tavsiyesini yüce tutarak Türkiye Hızır gibi yetişdi, yüzyıllarca Avrupa`nın korkulu rüyasına dönüşmüş gücü, zahmi ile Azerbaycan`a sahip çıktı, yüzleşdiyi müsibetlerden başı dertten-derde girmiş kardeşinin yanında yer aldı. Azerbaycan, şu zor dönemlerinde Türkiye`ye sarıldı, Mustafa Kemal Paşa`nın tabirince söylesek Türkiye ve Azerbaycan olayların böldüyü ortak bir tarihin içinde bütünleşti...

Bu sıradan bir söyleşi değildir, böyle tarihi anın 90`lı yıllarda televiziyonda Türkiye vatandaşlarının Azerbaycan`a destek çağırışlarını seyreden sıradan insanlarımızın, Azerbaycan`ın uzak köylerinde, hayatı boyunca sovyet terbiyesi alıp bu sisteme hizmet göstermiş aksakalların, yaşlı bayanların nemli gözlerinde bizzat şahidi oldum...

Şimdi Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri hakkında yüzlercesi konuşuyor, etle tırnak arasına girenin son akibetini tarihdeki en “necip” misyonuna dönüşmüş kimseler şimdi de Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine zarar vermek için yorulmadan kalem çalar, bu amaç uğruna çeşit çeşit yazılar yazılıyor, her kes ilişkilerin farklı manzarasını oluşturmağa çaba sarf eder. Ama benim için Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin gerçek manzarasını yıllar önce televizyonda hiddeli çağırışlar seslendiren Türk kardeş-bacılarımızla, bu desteyi sevinçle karşılayan Azerbaycan insanlarının içinde bütünleşip bir olduğu değerlerdir.

O değerler her hangi politikayla biraraya sığmıyor, bu ilişkilerin motivini, kökünü belirlemek için politika hiç bir ölçü birimine sahip değildir, bu, tüm potikilardan yücedir. Bu değerler Türk evladının at sırtında doğup Tanrı`ya tapındığı sonsuz çöllerde, zamanın ve mekanın hüdudlarından ötede oluşmuşdur.

Politik oyunları planlayanlar, kendi çıkarları için insanları, halkları, devletleri karşı karşıya getirmek isteyenler suçlu kimselerdir. Azerbaycan ile Türkiye`yi bir birine bağlayan değerlerse aynı babadan, aynı anneden gelmiş, aynı evde doğmuş, aynı soyda türemiş insanlar için Tanrı`nın yazdığı hoş bir alınyazısıdır.

Yüce Tanrı`nın yazdığını bende silebilirmi hiç?!

***

Ne zamansa Arjantinli ünlü yazar J.L.Borjes`in böyle bir düşüncesi dikkatimi çekmişti: “İnsan her sabah doğar, her gece tekrar dünyasını değişiyor...”

Böyle baktımızda, hatta ferdin bu günü dünün devamı değil, nitekim insan her yeni günün içinde yaşar, kendi zamanını onun düzenine, beklenmedik olaylarına uygun kurar, bu dünyada her kes kendi yaptıklarına göre cevap verirken, bir kuşağın tarihi geçmişine, atıp atmadığı her hangi adımları için gelecek kuşaklardan nasıl hesap sormak olur?!

Tarihi insanlığın tarihi kadar saf ve kutsal olan Türk kavmini şimdi sözde soykırımı çamuruna bulaştırmak mümkün müdür?!

Aşırı milletcilik gibi görünmesin, ama bizim de, Türkiye türklerinin de şanlı tarihinde, benzersiz kültüründe bir olduğumuz Türk başka yaratılmışlara benzemez, Türk sıradan bir halk değil, bütün değerler sistemidir, Tanrı`nın yaratıcı küdretinin bir toplum halinde ifadesidir, Tanrı bu kavmi kendi sevgisinden yaratmış, Türk`ün eski tarihdeki saysız-hesapsız her simgesinde bu İlahi aşkın tecellisini görebilirsin.

Türk`ün kısmeti dünyaya sevgidir, beşeri değerlere vurgunluktur, bazen nefret hissimizin olmamasını bir unutkanlık suçu gibi kabul etsek de bu, asla unutkanlık değil, sadece - Türk istese bile – nefret edemez, düşmanlık besleyemez, onun kitabında günahsız kan akıtmak, bir masumun günahına girmek yok, her hangi millete ganim kesilmek imkansız...

Bir zamanlar Doğu`dan-Batı`ya, dünyanı işgal etmiş fatihlerimizi kendi yazılı tarihlerini yaratmadıkları için bazen kınıyoruz, ama bence yazılı kaynaklara ilgisizliğin kendisi bile atalarımızın dünyaya tükenmez sevgi hissinden türemiştir, çünkü her bir tarih, ister istemez hem de halkların harb meydanında karşı karşıya gelmesidir, kılıçların karşılaşmasıdır, hiç bir Türk hükümdarı, yazılı tarihle gelecek kuşaklar için başka halklara kin, nefret bırakmak istememiş, yerinde kendi şanlı tarihini bir birinden güzel aşk nağmelerinde, sazında, sözünde ifade etmiş.

Tarihe baş vuran her kes kendisi buna şahit olacaktır! Eğer kimlerise tarihte yaşananlar ilgilendiriyorsa bırakın bu misyon tarihcilere havale edilsin, ayrı ayrı dönemlerde yaşanan olaylar tarihciler tarafından objektif aydınlatılsın, çeşitli yöntemlerle gelecek kuşaklara iletilsin. Tarihe böyle yanaşmak lazım.

TARİH insanın gururudur, mutluluğudur, acısıdır, ona ilgi duyan, onun her hangi parçasına elini süren kişinin duydugu sıradışı duygulardır, gelecek için aydın semttir, yeni kuşağın oluşturduğu gelenekler için yol göstericisidir.

TARİH ondan ders almaktan, gelecek kuşakları eğitmekten, insanlara yol göstermek içindir, onları yargılamak için değil! Bir kez de kaydettiğim gibi, tarih politik iddaalara dönüşende, sahteleştirilende, başka halklara karşı yöneldilende kutsallığını yitirir, kötüleşir, yüksek bir değerden çirkin politik alet seviyesine iner.

Dünyada savaşmayan, kayıplar vermeyen bir halk gösterebiliriz mi?!

Tarihin sonraki dönemlerinde ilişkileri düzenleyen, kaynayıp karışan, beraber yaşam normları çerçevesinde kendi günlük hayatını sürdürmeğe çalışan halklar şimdi geçmişte olup bitenlere göre bir birini mahşer ayağına çekseler, Yer yüzünde neler olur?!

Her hangi halka tarihle istediği gibi oynamak için ayrıca hakkı kim vermiş?!

Niye dünya 20 yıl önce ermeniler tarafından Azerilere karşı yapılmış Hocalı soykırımı vahşetlerine kör olmuş, sanki yüz il önce yapılmış olayı sözde soykırımı gibi ıspatlamağa çalışmalı?!

Eğer, tüm bu olanların önemli nedeni Hıristiyan dayanışmasıysa, böyle emeller İslam gibi Hıristiyan inancının bakış açısından da tam bir Allahsızlıktır!..

***

...Bu kış Paris`ten duyulan hoş olmayan haberlerle başladı, dünyanın sevgi ve parfüm başkenti bu kez Ermenistan`ın yıllardır dünyaya yaymaktan yorulup usanmadığı kan ve nefret korkusuna büründü...

Fransa Milli Assamblesi, sözde ermeni soykırımını inkarını suç sayan yasa tasarısını kabul etti, böylece yüzyıllarca tarihi sahteleştirmekle uğraşan ermenilerin Hocalı soykırımı kurbanlarının kanı daha kurumamış katil ellerini tuttu, hak söyleyen dilleri kanlı avuçlarla kapamağa, hakiket söyleyen ağızlara taş basmağa kalktı...

Şaşırmadık, şaşıramadık...

Tüm bunlar, ne zamansa kendi gerçeklerini korkmadan dile getirdiği için Jan d`Ark`ın canlı canlı ateşte yakıldığı bir toprakta yaşandı...

Bu rezalet zamanında beşeriyete aydınlanma, söz, ifade özgürlüğü dersi vermiş Jean-Jacques Rousseau`nun, Voltaire`nin, Montesque`nin cumhuriyetinde yaşandı...

Hayret etmedik...

Çoğumuzun ilk kez ölmez Victor Hugo`nun “Sefiller” anıtının yüceltiği yüksek noktada görüp bağlandığımız bir memleket bazı politikacılarının beş-on ermeninin sesini almak için kendisini hayatın dibinde sürünen işgalcı Ermenistan`la eşleştirmek istedi...

Üzüldük, ne yapmalı, dünyanın akışı böyle...

Bizi şaşırtan da, hayret içinde bırakan da, üzen de başka nedenler oldu...

***

Bu gün Azerbaycan ve Türkiye zamanın sınırlarla bir birinden ayırıp uzak saldığı Türk dünyasını ortak geçmişten ortak geleceğe doğru götüren çift kanat misalidir. Çağdaş dünyada manevi-politik açıdan bir birine bu kadar yakın olan başka devletlerin mevcutluğunu düşünmek bile çok zor. Muhterem Cumhurbaşkanımız sayın İlham Aliyev`in kaydettiği gibi, “...belki de dünyada ikinci böyle ülkeler yok ki, bir birine bu kadar bağlı, bu kadar yakın olsun. Mutluluğumuz bizim tarihi adalete, geçmişimize, atalarımızın vasiyetlerine sadık olmağımızdan oluşuyor”.

Azerbaycan bağımsızlığına tekrar kavuştuktan sonra 9 Kasım 1991`den ülkemizin bağımsızlığını tanıyan ilk devlet Türkiye.

Ermenistan`ın Azerbaycan`a karşı askeri tecavüzünün ilk günlerinden Türkiye, Azerbaycan`ın uluslararası hukuk normlarına uygun haklı taleplerini aktif şekilde savunmaktadır. Bu ülke cumhuriyetimizin toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığının temini için çabalarını hiç bir zaman eksiltmemiş. Sorunun çözüm yolunu ancak Azerbaycan`ı razı salabilecek şartlar çerçevesinde kabul edeceğini belirten Türkiye, sorun çözülmeyince Ermenistan`la diplomatik ilişkiler kurmayacağı ve ekonomik ilişkiler oluşturmayacağı konusunda kendi sert tutumundan vazgeçmeyeceğini defalarca beyan etmiştir.

Türkiye`nin bu sözünü hangi zorluklarla tutduğunu düşünebilmek için bir kaç yıl önce Zurich`te malum protokollerin imzalanması zamanı Türkiye dışişler bakanına baskılar uygulayarak çirkin bakışlarını umutla onun önündeki kağıtlara – Ermenistan`ın fakir durumdan kurtarması yoluna dikmiş politikacıların sinsi yüzlerini hatırlamak bile yeter. Ama Türkiye bu tehditler karşısında yine kendi metinliğini korumakta, Azerbaycan`ın teklenip kurtkar sofrasına itilmesine tahammül etmemektedir.

Azerbaycan-Türkiye ilişkileri bu gün eşithukukluluğu, karşılıklı faydalılı ile iki devletin politik, ekonomik, kültürel, toplumsal, güvenlik çıkarlarına uymaktadır. Bu ilişkilerin sivil uluslararası ilişkilere tam uygunluğu göz önündedir, apaçık gözüküyor. Azerbaycan ve Türkiye uluslararası alanda her zaman bir birini kolluyor, bir bir birinin çıkarlarını koruyor, aynı zamanda bunu aynı millete mensupluğun doğurduğu duygusal hislerle değil, uluslararası hukun normlarına uygun bir şekilde yapmağa özen gösteriyor.

Türkiye Kafkaslarda kendi adımlarını Azerbaycan`ın yardımı ve çıkarlarını göz önünde bulundurması ile, Azerbaycan ise kendisinin Batı ile politikasını aynı prensiple gerçekleştirmeğe çalışıyor.

Azerbaycan Türkiye için Kafkaslarda olduğu gibi, hem de Orta Asya ve Hazar bölgesindeki diğer devletlerle, özellikle Türk devletleri, İslam dinine mensup halklarla ilişkiler için mühüm araçtır ve ülkemiz bu bağlantının sağlanması için çaba gösteriyor.

Azerbaycan, Türkiye`nin dünyadaki politik, ekonomik, manevi kudreti için becerebildiği her şeyi yapıyor, çünkü Türkiye demek hem de Azerbaycan demek, sevinciyle de, acısıyla da...

“Bu yakında Türkiye BM Güvenlik Konseyi`nde bulunuyordu, şimdi Azerbaycan. Fakat siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz ki, bu yer bizim ortak yerimizdir”. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin gerçek karakteri, Azerbaycan Cumhurbaşkanı sayın İlham Aliyev`in Türkiye Başbakanına hitaben, Türkiye toplumunun temsilcilerine hitaben söylediği bu kelimelerdedir, insanlarımızın içten gelen bu samimi hislerinde, duygularındadır...

Bu gün Azerbaycan bayrağının dalgalandığı her yerde Türkiye vardır, Türkiye bayrağının dalgalandığı her yerde Azerbaycan...

“Eurovision” şarkı yarışmasının finalinde Azerbaycan`ın tarihi zafer anlarını hatırladınız mı?! Aynı anlarda izlediğimiz ilginç “mukaddes bir yanlış” Azerbaycan ve Türkiye`nin dünya düzeninde bir biri için ne demek olduğunu sembolize eden desene dönüştü, finalistlerden birisi heyecan içinde sahneye Türkiye bayrağı ile koştu.

Azerbaycan bayrağının sahneye Türkiye bayrağından sonra gelmesi Azerbaycan`da kimseyi kıskandırmadı, kimseyi rahatsız etmedi, aksine, sevinç hissimize daha bir duyğu ekledi, sevincimizin sınırları genişledi, çünkü bu hem de Türkiye`nin zaferiydi...

***

“Bir millet - iki devlet” - büyük devlet adamı Haydar Aliyev kendine has düşünceyle daha yıllar önce Azerbaycan - Türkiye ilişkilerinin net karakterini böyle belirlemişti. Yakın geçmişimizde bu tarihi şahsiyetin Türk dünyasının geleceği için ileri sürdüğü teoriler aradan geçen zamanda bizi bir birimize daha sıkı bağlıyor, birliğimizi sarsılmaz ediyor. Azerbaycan ve Türkiye Bakı-Tiflis-Ceyhan, Bakı-Tiflis-Erzurum, Bakı-Tiflis-Kars, Transanadolu gaz gibi global mucizelerle bu gün dünyanın büyük bir coğrafyasında el-ele veriyor, iki kardeşin birleşmiş ellerinin yenilmezliği, tarihin eski çağlarında türetdiği her kabahat için bu ellerin tokatını çok yiyen Türk düşmanlarını kaygılandırıyor.

Ermeni “soykırımı”nı inkar kanununun Fransa`da gündeme çıkarıldığı ilk günlerden Azerbaycan ve Türkiye, belki de çağdaş tarihimizde ilk kez bu kardeş ellerin birliktelik gücünü bütün gerçekliyi ile sergilemekten çekinmedi...

Parlamentolarımız, milletvekillerimiz, diplomatik kurumlarımız, medyamız, sivil toplum kuruluşlarımız, vatandaşlarımız, yabancı ülkelerdeki soydaşlarımız, kısaca, tüm Türkiye ve Azerbaycan, beraber harekete geçti, haksızlığın, adaletsizliğin, Allahsızlığın üzerine ilk kez böyle bir güvenle, beraberlikle yürüdü...

Her kes bu kardeş ellerin birlikte ne kadar güclü olduğunu duydu, hissetti, dost sevindi, düşman korktu...

Böyle bir coşkuya, beraberliğe kölge düşürmek, zarar vermek, saflarımızı bozmağa çaba göstermek, yalnız bu birliktelikten korkmağa başlamış düşmanların ve kendi içimizde onlara hizmet verenlerin aklına gelebilirdi ve maalesef, baktığımız zaman hem Türkiye`de, hem Azerbaycan`da böylelerinin de ses sese verdiğini gördük...

Ve bizi şaşırtan da, üzen de bak şu oldu!..

Bazıları böyle zor anlarda Azerbaycan`ın Fransız Senato`sunun malum adımına karşı Türkiye ile beraber yaptığı işleri, resmi seviyede sergilediği net tutumu bir tarafa bırakıp yerinde Azerbaycan Cumhurbaşkanı`ndan, onun yürüttüğü yüksek makamın sorumluluğuna, profesyonel diplomatik yöntemine has olmayan duygusal mesajlar beklediler, buna sabretmeyip kalemlerini nefretle, karışıklık niyetiyle işe geçirdiler, unuttular ki Cumhurbaşkanı sözünün değeri onun kendi zamanında ve kendi tarzında söylenmesidir!

Zamanında bu Söz, bir zamanlar birahanelerinde Hitler`in faşizm teorilerini cücerttiği bir şehirde, Azerbaycan`ın da Mısır`ın, Libya`nın, Irak`ın gibi olmasını dileyenlerin bed ağızlarına ters tokat gibi seslendi: “Azerbaycan`da çağdaş, istikrarlı toplum vardır. Kimse Azerbaycan`da Mısır`da yaşanan olaylar gibi bir şeyler görmek istiyorsa Sizi emin ediyorum, ne dileyip dilememeğinize bağımlı olmayarak şunu göremeyeceksiniz!..”

Zamanında bu Söz onu duymak için Fransa Senato üyelerini huzuruna kadar getirdi, diğer meslektaşlarından farklı adalet hissini daha kaybetmemiş bu insanlara Fransa`nın tuttuğu yolun yanlışlığını, demokratik değerlerle biraraya sığmadığını, Fransa gibi bir devlete yakışmadığını anlattı.

Her hansı isterik davranışlara değil, çağdaş dünyanın oyun kurallarına, asıl devlet adamının profesyonel diplomat tecrübesine dayanaran bu Sözün, Azerbaycan-Türkiye birlikteliyinin, şimdi Fransa`nın malum adımına sevinip, tüm bunlardan hem de Azerbaycan`la Türkiye`nin arasını bozmak, böylece bulanık suda tutulan balıkları piyasaya çıkarmak için fırsat bekleyenlere hangi sürprizleri hazırlayacağını şimdiden kimse tahmin edemez...

Bu arada Türkiye`de düşmanların fitnelerine uyanlara en doğru kararı sayın Erdoğan`dan duyduk: “Ben son günler bazi gazetelerden okuyorum ki Azerbaycan Türkiye`ye destek vermiyor. Yeter ama! Bize kardeş Azerbaycan`ın desteği lazım ve bu destek vardır. Üzücü ifadeler kullanmaktansa birleşmek lazım. Azerbaycan ve Türkiye`den olan milletvekilleri çalışacaklar ki Hocalı soykırımı tüm dünyada tanınsın. Bizim düşmanlarımız her zaman yeterince olmuştur. Azerbaycan bizim kardeşimizdir ve kardeşimizin omuzu her zaman bizimledir...”

...26 Şubat günü - Hocalı soykırımının 20. yıldönümünde Bakü`de ve İstanbul`da düzenlenen muhteşem törenler sevinci de, acısı da bir olan iki kardeşin omuz omuza verip “Ya haddinizi bileceksiniz, ya da haddinizi bildireceğiz!” diye adaletsizliğin, haksızlığın, Allahsızlığın üzerine yürüdüyü muhteşem anıtıydı...

...Ve bu yürüşün ilk adımından Türk tarihinin yeni bir sayfası başlanır!...

Farkındayız, yer yüzü, bir gün içinde değişen değil...

Elleri kanlı insan kasapları tövbe kapısından uzak gezip kendi cinayetlerini devam ettirmek için sonra da fırsat arayacaklar...

Ermeni yalanları tekrar uluslararası alanda, yabancı ülkelerin parlamentolarında acı toz-duman gibi dolaşıp dırdır edecektir...

Dünyanın kısa zamanda hakka tapacağını, adaletsizlikten uzak kalacağını da düşünmek boşuna...

Ama artık heç bir şey daha eskisi gibi olmayacaktır...

Bundan böyle hakkımızı bozmağa, gururumuza dokunmağa kalkışan her kes karşısında omuz omuza verip üzerine yürüyen Türkiye ve Azerbaycan`ı görecektir!

Biz bunu başardık ve biz bunu tekrar başaracağız!

Türkiye`de de, Azerbaycan`da da şimdiye kadar bu konuda bin türlü hizmet verip düşman ocağını körükleyenleri, utanç hissini kaybedenleri, kendi isteklerini gazete sayfalarında sergileyenlerise, bırakın Türk`n şanlı tarihi, Bilge Hakan`ın Kültigin taşlarına kazıdığı çağrısı korkutsun: “Türk beyleri! Duyun! Yukarıda göy basmasa, aşağıda yer delinmese, senin elini, senin geleneğini kim bozabilir? Seni kim yenebilir? Ey Türk milleti! Titre ve kendine dön! Sen kendine dönende büyük olursun!..”

***

...Aman Rabbim, nasıl da muhteşem sesleniyor: “...sen kendine dönende...”

26 Şubat`ta tüm ruhumuzla duyup, yaşadıklarımız - kudretli bir Halkın titreyişiydi...

Meydanları ve sokakları titreden adımlar, haykırışlar tekrar bütünleşen, büyüyen BİR YÜREĞİN zamanın akışı ile aynı anda atmasıydı...

Evet, Türk`ün kendine dönüşüydü bu...

Dönüşümüz hayırlı olsun!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İmamverdi İsmayilov - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Alanya Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Alanya Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Bugün son iki aday kalsa Erdoğan'ı mı Yavaş'ı mı seçersiniz?