Çuvaşistan’da ortak izler

VALİZLERİMİZİ

alarak Çuvaşistan’a hareket ettik. Hıristiyan Ortodoks dinine mensup, Türkçe konuşan bu Türk devletini ve halkını merak ediyordum. Daha doğrusu, 1923 mübadelesine kadar Alanya’da oturan Ortodoks Türkler ile aynı soydan olduklarını tahmin ediyordum

YOL üzerindeki nehir gölü kenarında, nehirlerin oluşturduğu Svizyazhsky yarımadası vardır. 1552 yıllarında Kazan’ı fethetmek için bu ada üzerine bir kale yapmış. Karargâhını buraya kurmuş. Kaleyi yakından ziyaret ettik.
Sonra akşamla birlikte Çuvaşistan’ın başkenti Şupaşkar (Subaşı) şehir merkezine vardık. Otobüsümüz şehirden biraz uzakta ormanlar arasındaki dar yollardan geçerek, önceden bildiği otelin önünde durdu. Alaca karanlıkta ancak görebildiğim otel, ülkedeki nihayetsiz, gür ormanlardan kesilen ağaç direkleri, birbirine geçirilerek yapılmıştı. İçi, dışı tamamen ağaçlardan mimari bir zevkle inşa edilmiş, bungalov tipi iki katlı otelimize indik.
Bu arada, şoförümüz, önceden otel sahibi Azeri arkadaşına kuzu eti haşlaması siparişi vermiş. Çok acıkmış olduğumuz bilindiği için hemen ocakbaşı şeklinde düzenlenmiş olan mutfak kısmına davet edildik. Biz, hala burada, uzun sürecek bir kuzu çevirme töreni beklerken, aniden siniler içinde ve mis gibi kokan kuzu haşlamaları geliverdi. Acıkan insan, ne hal alıyorsa, biz de o durumdaydık. Yerin dar olması nedeniyle, şoför bir kısmımızı, bir çeşit işaretleşerek yan taraftaki otelin alt katına çağırdı.
Rusça bilmiyorduk ama işaretlerden bir şeyler planlandığını anlayanlar, yan odaya geçiverdik. Meğer işaret, orada içki ve eğlence sofrası hazırlama işaretiymiş. Meğer şoförümüz, Azeri arkadaşının bu otelinde bize bu akşam yemek ve eğlence ziyafeti vermeyi planlamış.
Soframız hazırlanırken ben oturduğumuz yemek odası ve içerinin düzenlemesini, mimarisini gözlemliyordum. Odanın içi de dışı gibi, ahşaptan geçirme ağaç direklerin birbirine kenetlendirilmesiyle yapılmış, araları izole edilmişti. Ahşap rengi ve kokusu içeride zevkli bir hava yaratmıştı. Salonun bir köşesine yerleştirilen yüzme havuzu (jakuzi) içindeki tertemiz su ışık oyunları yapıyordu.
Başka bir mutfakta tam kıvamında haşlanmış olan kuzu eti, masamızın ortasına konmuştu. Viski, şarap, kola, kımız şişeleri açıldı. Maharetli şoförümüz, sakilik yaparak bardaklarla servis yaptı. Getirdiği akordiyonunu alarak konser vermeye başladı. Hava oldukça samimi ve güzeldi. Gelen yöreye has ekmeklerden çok az yiyerek karnımızı doyurduk. Tatlı sohbet masamızı hâkimiyet altına almıştı. Gezi boyunca böyle bir eğlencemiz olmamıştı.
Heyecana gelen bizler, kendiliğimizden kalkıp oynamaya başlamıştık. Ben havuzda bizi bekleyen suya dayanamadım. Soyunarak buhar odasında ısındıktan sonra kendimi havuza attım. Dışarı soğuk, içeri yanıyordu. Havuz üstündeki ikinci katta yatak odası, banyo, wc vardı. Bu düzenleme gerçekten konaklama yapacak bir aile için oldukça güzeldi.
İki kişilik odamızda, birlikte kaldığım, hemşerim ve meslektaşım Av. Ahmet Kaplan ile çok güzel bir uyku çekmiştim. Ertesi sabah erkenden uyandık, aynı adamın başka bir pansiyonundaki restoranda sabah kahvaltısı yaptık. Çuvaşça konuşan personelin birçok kelimesini anlıyordum.
Kahvaltıya Şupaşkar’da çalışan ve Çuvaş Tatyana ile evli Konyalı Kadir Ok, oğulları Mehmet ile birlikte ziyaretimize geldiler. Tatyana, gezimizdeki Naci Ayhan kardeşimizin Bursa’daki kursiyerlerinden biri imiş. Unutmamışlar birbirini ve sevinçle karşılaştılar. Kadir bey, burada altın tasarımcılığı ile uğraşıyormuş, işlerinden memnun. “Dürüst ve sabırla çalıştığın sürece Çuvaşlar biz Türklere sahip çıkıyor. Firmamız, dünyada çok ünlü firmaların katıldığı “altın tasarım yarışmasında” üç kere birincilik ödülü alarak markalaşmış durumdayız.” diyor. Onlardan Çuvaşistan ve Çuvaşça hakkında çok yararlı bilgiler aldık. Bizi göl kenarındaki Azeri lokantasına davet ettiler. Güzel Çuvaş kızlarının servisiyle donatılmış, et ağırlıklı öğle yemeğini yedik. Çuvaş yemeklerinin bir kısmını da tanımış olduk. Aslında Çuvaş Türklerinin yemekleri ile Tatar ve Başkurt yemekleri aynı. Lokantaya gelen Kadir Beyin eski gezi dostu ve Çuvaş Türk Aydınları Temsilcisi, Yazar İlya İvanov ile tanıştık. Türkçe’de çok iyi anlaşıyorduk. Çuvaşlar ve Çuvaşça ile ilgili sorular ve koyu bir sohbet başladı. İlya İvanov, Çuvaşistan, tarih ve kültürüne, inançlarına tam hâkimdi.

ÇUVAŞİSTAN ÖZERK CUMHURİYETİ

Müze: Kadın ve Kız giyimi Supaşkar-Arpat Sokağı: Kadın ve Çocuğu Anıtı.

Yeri gelmişken, Çuvaşistan hakkında biraz bilgi: Çuvaşistan, Rusya Federasyonuna bağlı Özerk Cumhuriyettir. Başkanlık sistemiyle yönetilir. Devlet başkanı 4 yıllık süre için halk tarafından seçilir. Başkent, 1469 yılında kurulmuş olan Çeboksarı’dır. Çuvaşça adı Şupaskar olup su başı demektir. Nüfusu, 454 bin 300 olup, İdil (Volga) nehri ortalarında nehir kıyısında kurulmuş bir liman kentidir. Moskova’ya uzaklığı 650 kilometre.


Çuvaş Müzesi’nde Kürşat, Bozkurtu ile. Tek örnek Arapça mezar taşı. Bir Çuvaş Türk kızı.


Müzede bir divan yastığı.


Çuvaşların Soy Kütüğü-Şupaşkar Meydanı Mermer Kitabe. Bir Çuvaş erkeği ve asker.

ÇUVAŞ TÜRKLERİ

Çuvaşların ataları, Müslüman olan Volga Bulgar Türkleri ve Sibir (Suvar) Türkleri ile Müslüman olmayan Göktürklerin torunlarıdır. Bulgar ve Suvar kavimleri, 315 yılından itibaren İdil topraklarına gelmeye başlamışlar. 630 yılında Kubrat Han önderliğinde Büyük Bulgar Devletini kurdular. Eski Bulgar kentindeki müzenin giriş kapısı üzerinde SUVAR kelimesi yazısı dikkatimizi çekmişti. Bu konuya, yukarıda Kazan bölümünde, Büyük Bulgar Devletini anlatırken genişçe değinmiştik.
Bulgar Devlet Başkanı Kubrat Han 650 yılında ölünce üleş töresi gereği, ülke 3 oğlu arasında paylaşıldı. Kubrat Han’ın 3. oğlu KOTGAR yönetimindeki Gümüş Bulgarlar da Hazar Kağanlığına bağlı olarak 670’te Orta İdil bölgesine yerleştiler. IX. yy. ortalarında, Volga Bulgar, Suvar ve Gümüş Bulgar Türk kavimleri birleşerek,“İdil Bulgar Devletini” kurdular. Hazar Kağanlığı’na vergi ödemeye başlayarak, Bulgar Han’ı İlteber unvanıyla anılıyordu. Bulgar Devleti döneminde halkın çoğunluğu yerleşik hayata geçmiş, yeni köy ve şehirler kurmuş, zenginleşmeye başlamıştı.
Çuvaşlar Gök Tanrı dinine mensup Türkler’dir. Ancak Çuvaşistan yurtları, topraklarını, Rus Çarı Korkunç İvan, 1551 yılında işgal etti. Bu tarihten itibaren başlayarak, Çuvaş Türklerine şiddet, kıyım, baskı uygulanmış ve Hıristiyanlaştırma, asimilasyon politikaları günümüze kadar sürmüştür. Zorunlu göç ve iskâna tabi tutulmuş, ülke boşalmış, verimli Çuvaş topraklarına Ruslar yerleştirilmiştir.
Toprakların bir kısmını da kilise ve manastırlara dağıtarak Ortodoks Kilisesi, Çuvaşları Hıristiyanlaştırmak için Çuvaşça İncil bastırdı, misyonerler görevlendirdi, çok sayıda kilise yaptırdı. Yüz yıl boyunca devlet gücüyle uğraşarak, baskı, şiddet, şantaj ve zorlamalarla Hıristiyanlığı kabul ettirmiş oldu.
Bolşevik Rus Devriminden sonra 1920 yılında, Rusya Federasyonu’na bağlı Çuvaşistan Özerk Bölgesi kuruldu. 1925’te S.S. Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti oldu. SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya federasyonuna bağlı Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti olarak devletlerarasında yerini almıştır.
Çuvaşistan, 18.300 km2 yüzölçümü, 1.500.000 kişiye varan nüfusuyla küçük bir devlettir. Nüfusu, %62 oranında Çuvaş, %24,3’ü Ruslar, %2.5 da Tatarlar’dan oluşur.
Çuvaşistan ekonomisi: Topraklarının yarısı çok verimli, tarım yapmaya elverişli, akarsuları zengin bir ülkedir. Dağ yoktur. Başta Rusya’daki içki, parfümeri ve eczacılıkta kullanılan şerbetçiotunun 2/3’si, patates, buğday, kenevir, keten, tütün, şekerpancarı üretilir. Meyve sebze yanında hayvancılıktan üretilen sığır, koyun, domuz ve kümes hayvanlarından üretilen et ve yumurtalar bol miktarda ihraç edilmektedir.
Çuvaşistan aynı zamanda bir sanayi ülkesidir. Nüfusun %23 tarımla uğraşırken, çoğu da ülkedeki sanayide çalışmaktadır. Sanayi GSM gelirde sanayinin payı %60 olup, Rusya’nın en büyük traktör fabrikası buradadır. Tekstil makineleri üreten fabrikalar, petrol ve doğalgaz yatakları ve gemi yapan tersanesi var. Mobilya üretimi, süt işleme tesisleri yaygınca var. Çuvaş halkı sakin, kanaatkâr ve hayatından memnun görünüyor. Giyim kuşamda serbest, kadınlar bakımlı.
Sıra, oldukça zengin ve Çuvaş Türklerinin medeniyetlerini yansıtan Çuvaş Medeniyet Müzesi’nin gezisine gelmişti. Müze, Çuvaşların kültür, tarih, sanat ve sanatçıya verilen değeri gösteriyordu. İki saatte ancak gezebildiğimiz Çuvaş Millî Müzesi, tam anlamıyla Anadolu Türk kültürünü yansıtıyor desem yeridir. Müzedeki objeler, medeniyet ürünleri, benim Alanya İncekum Yörük Müzesi’ndeki objelere çok benziyordu. Sanki ilk örnekleri. Eşyalar bize hiç yabancı gelmiyor. Demek ki biz, oralardan getirmişiz.
Çuvaşlarda Türk izlerini araştırıyor, ortak yanlarımızı tespit ediyoruz. Giysilerde ve dokumalarda işlenen nakışlar, motifler, Anadolu’dakiler ile birbirine çok benziyor. Ziraat aletleri, dokuma tezgâhları, hâsat aletleri sanki aynı. Çuvaşlar hiç bir zaman Müslüman olmamışlar. Fakat müzede, kazılardan çıkan çok işlek bir Arapça ile yazılmış kitabe veya mezar taşı vardır. Bu taşın bulunduğu yerde kazı yapılarak Çuvaşlar’dan İslâmiyet’e girenler varsa tespit edilebilir.
Müzedeki tarihi belgelerde, Türklere ait Göktürk (runik) alfabesinin 18. asra kadar Çuvaş Türkleri tarafından kullanıldığını görmekteyiz. Sonra bir Çuvaş dilcisi, 37 harfli karma bir alfabe tespit etmiş. 1821 tarihinden itibaren baskıyla zorunlu olarak Kiril alfabesine geçilmiş. Tarih ve Etnografya müzesini tam iki saatte gezebildim. Notlar ve resimler aldım. Türk’ün ve Türkçe’nin ortak izlerinden birçoğu oradaydı.
Çuvaşistan’ın resmi dili, Çuvaş Türkçesi ve Rusçadır. Çuvaşlar Hıristiyan Ortodoks dinine mensupturlar. Günümüzde bile Gök Tanrı (Şamanizm) dinine inanlar vardır.
Şehir ortasındaki Zafer Meydanında, oldukça büyük mermere yazılmış, dikili anıt şeklinde büyük bir kültür kitabesi gördüm. Anıt üzerine işlenmiş olan kilim ve halı motifleri ve Göktürk alfabesi harfleri dikkatimi çekince hemen fotoğrafladım.
Anıta çizilmiş bu Çuvaş motifleri, Anadolu’daki Türk kilimlerinde görülen motiflerin aynısı ve benzeriydi. Diğer taşta ise Göktürk alfabesindeki harflerin aynısı ve benzerlerinin çizili olduğunu görülüyordu. Göktürk alfabesini okumuş-yazmış ve Anadolu kilim motifleri üzerinde çalışmış bir olarak incelemeye başladım. Mermer üzerindeki kilim ve hal motiflerinin Anadolu’da kullanılan motiflerin neredeyse aynısıydı. Göktürk alfabesi harfleri ve orun damgaları Türklerin ortak kullandığı simgelerdi. Çuvaşistan’daki bu kültür izleri, Türkiye Türkleri ile Çuvaş Türklerinin kardeş olduklarını, aynı kökten geldiklerini, aynı tarihin ve aynı kültürün insanları olduklarını göstermeye yetiyordu.

Çuvaşistan Milli Müzesi’nde demircilik ürünleri ve Anadolu’dakilere benzerliği.

Çuvaşistan’ın başkentinde Şupaskar şehir gezisini sürdürüyoruz. Zafer meydanında göl çevresine güzellik katan Çuvaş Zafer Anıtı ve Çuvaş Anası Heykeli ile uzaya ilk çıkan Çuvaş Türkü olan Yuri Gagarin heykellerini ziyaret ettik. Göl çevresindeki bu meydanda birçok kilise ve manastır vardı. Programımızda olan Trinity Manastırı, Sabor ve Uspensky katedrallerini kapalı olduğu için gezemedik.

YUBA HEYKELLERİ VE KERAMET TEPESİ

Keramet Tepesi’nde dilek ağacı.

Gezdiğimiz yerlerden en gizemli ve Türk kültüründen ortak izler taşıyan yer Keramet tepesiydi. İşkence gördüğü zindanda ölen, Çuvaşların millî şairi Mitta’nın mezarına gidecek zamanımız kalmamıştı. Yazar İlya İvanov, heyetimizi eski Çuvaş kültürünün, eski Çuvaş inancının totemleri olan YUBA heykellerinin sergilendiği Keramet Tepesi’ne davet etti:
“Gelmişken bu bir fırsattır. Gezip görün, Bir daha gelip göremezsiniz. Otobüsle fazla sürmez. Çuvaş Aydınlar Birliği ve başkanı olarak bakanlığın da yardımlarıyla Keramet Tepesini düzenledik” dedi.
Davet ve gezi bize ilginç gelmişti. Hemen gidelim diye bağırdım. Şoför, çok anlayışlı birisiydi, arabayı gazladı. Kısa zamanda Keramet Tepesi girişindeki büyük Senatoryum hastanesinin önüne yanaştık. Bu Senatoryum da aynı zamanda misafir oteli olarak kullanılıyormuş.
Buradan hemen orman içinde bulunan Şaman Tepesine gezimizi başlattık. İlya Bey anlatıyor: “Burası eskiden beri Şaman törenleri de yapılan bir piknik yeriymiş. Eski Çuvaş Türk inançlarına ait, Şaman ve totem dediğimiz 15 kadar Yuba heykelini marangozlara tarif ederek yaptırdık. Şaman Tepesi ziyaret yerinin hemen girişindeki işte şu çatal çam ağacını “Keramet (dilek) Ağacı” olarak belirledik.” derken biz de iri ve üzeri çaputlarla, kurdele gibi rengarenk salkım saçak dilek bağlantıları ile dolu çatal çam ağacına çaputlarımızı bağlamaya başladık. Bir taraftan da dileklerimizi sıralayıp kabulü için dua ediyorduk.
Çuvaş Türkü, yazar İlya Bey; anlatmayı sürdürüyor:”Gelen ziyaretçiler bu ağaca önce dilek çaputlarını bağlarlar. Ağaçlar arasına diktiğimiz Yuba heykellerinin yanında Şaman kurbanlarımızı keseriz. Diğer dini ritüelimizi yerine getirir ve dualarımızı okuduktan sonra törenimiz bitmiş olur.”
Ormanlık Keramet Tepesi’ndeki gezimizi sürdürüyoruz, çam ağaçları arasında 15-20 metre aralıklarla dikilmiş olan 15 civarındaki totem heykellerini ziyaret ettik. Teker teker resimlerini çektik. Bize bu Şaman tepesi düzenlemesi çok şaşırtıcı ve ilginç gelmişti. Kendimizi birden Orta Asya’daki ilk çağlardaki yaşantı ve inançların içinde bulduk. Kazan’a dönerken yolda köylülerden dağ çileği, salatalık ve çiçek balı aldık
Bütün şehirleri, zafer meydanları, önemli kahraman ve sanatçıların heykelleri ile adeta süslenmişti. Çuvaşistan Başkenti Şupaskar’da onlardan kalmamış. Aynı çalışmaları sürdürmüş, aynı kültür eserlerini üretmişler: Tarih, etnografya, edebiyat ve sanat müzeleri, tiyatro binaları, sergi salonları, resim galerileri ile kent kimliği oluşturmuşlar. Bütün bunlar, ülkenin belediye başkanları ve siyasetçilerin; insanlara, kültüre, edebiyatçılara, yazarlara, şairlere, sanatçılara verdikleri değeri gösteriyordu. Bir de dışarıdan gelen gezginler, araştırmacılar ve turistler bunlara bakarak değerlendirme yapıyorlar. Bu Türk soylu şehirlerdeki kültür ve sanata verilen değeri gördükten sonra, Alanya’daki yetersizliği daha iyi kavramış oluyoruz.

MUHAMMED AYAZ İSHAKİ (1878-1954)

O gün gece uçakla İstanbul’a dönecektik. Erken kahvaltıyla birlikte otobüse bindik. Ülkemize de gelip gençliği etkileyen Ceditçi hareketinin öncülerinden yani yenilikçilerden biri olan Ayaz İshakî müzesini görmeden gidemezdik. Çistapol Kasabası Yavuşirma Tatar Köyünde müzesi olan Ayaz İshakî’yi ziyaret borcumuzdu.

Solda rehberimiz Ruslan, ortada Ayaz İshaki ve müze görevlisi kadın.

Ayaz İshakî, 1878 yılında Çistapol (Cistay) Kasabası Yavuşirma Köyünde doğdu. İlkokulu, köyün mollası olan babasının mektebinde bitirdi. Kazan Gülboyu medresesine girerek Abudülkayyum Nasiri, Şehabettin Mercani, İsmail Gaspıralı, Musa Carullah Bigi ve Hocası Ahmet Hadi Maksudi gibi yenilikçilerden yararlandı. Zeki, atak tavırlarıyla tartışmalarda hep birinci oluyordu. Medreseden ayrılarak ve özel kurslarla Rusça öğrendi.
Medrese öğretmenliğini bırakarak, o da Rus-Tatar öğretmen okulunu kazandı. Okulu bitirince 1903 yılında Orenburg Hüseyniye Medresesinde Rus dili öğretmenliği ve kendi köyünde 1 yıl imamlık yaptı. Köyüne okul yaptırdı. Kazan’da hürriyet ve inkılâp eylemlerine katıldı. 1905 devriminden sonra Rus Çarlığına karşı savaş açtı. Zindanlarda yattı.
1917 Devriminden sonra, İZ adlı gazeteyle Rusya Türklerinin hürriyet, bağımsızlık ve yenilikçi düşüncelerini savunarak İdil-Ural Muhtar Cumhuriyetinin kurulmasına katıldı. Dışişleri Bakanı oldu. Fakat, kurdukları 5 alaydan ibaret İdil-Ural ordusu Ruslar’a yenildi. Ülkeyi işgal ettiler. Ayaz İshakî ve arkadaşları idama mahkûm edilince ülkesinden ayrılarak Avrupa’ya kaçtı. “Millî Yol” ve “Millî Bayrak” adlı dergi ve gazeteler çıkararak mücadelesini sürdürdü.

İshaki evi, gerçek bir etnografya müzesiydi. Anadolu’ya kadar gelen çulfanın (Alanya ağzında çulfalık) ilk şekli.

Millî kültürünü korumak ve yaşatmak davanın özüdür, Bunun yolu da, yeni ve Avrupai bir eğitimdir. Kendi dil, din, edebiyat, tarih, kültür, örf ve adetlerini kaybeden bir millet yaşayamaz.” diyordu. Ayaz İshakî, bir halk adamı idi ama sıradan biri asla değildi. İdil –Ural Türklüğünün yetiştirdiği en büyük liderlerden birisiydi. Gazeteci, edebiyatçı, düşünür ve bir ideolog olarak, 60 yılını Türklük için harcamış, cesur, pervasız bir Türkçüdür.
Tatarın Kızı, Hayat Yolunda, Tövbekâr Kadın, Otuz Yıllığım, Hatıra Defteri ve Kazan Tarihi gibi 50 kitap yazmış. Terakki, Hürriyet, Tan Yıldızı, Söz, Bizim İl ve Mayak adlı gazetelerde yazılar yazdı. Türk Ocakları’nın çıkardığı Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğünü yaptı.
Ayaz İshakî, 22 Temmuz 1954 tarihinde Ankara’daki kızı Prof. Dr. Saadet Çağatay’ın evinde vefat etti. Vasiyeti üzerine hemşerisi ve ülküdaşı Yusuf Akçura’nın İstanbul Edirnekapı Şehitliğinde bulunan mezarı yakınına defnedildi.
Ülkemize de gelip gençliği etkileyen ve mezarı İstanbul’da bulunan Ceditçi hareketinin öncülerinden biri olan Muhammet Ayaz İshakî müzesini görmeden olmazdı. Türkiye’ye döneceğimiz uçak akşama kalkacaktı, zamanımız vardı. Zaten otelimizden eşyalarımızı arabaya almıştık. Kahvaltıdan sonra, otobüsümüze binerek yenilikçi öncünün köyünün yolunu tuttuk. Ayaz İshakî’nin 1878 yılında doğduğu Çistapol Kasabası Yavuşirma köyündeki müzesini gezmeye karar verdik.
İyi de oldu. Çistapol Kasabası Yavuşirma Köyündeki evinde adına kurulan müzesi gerçekten güzel ve anlamlıydı. Bir akrabası bayan, müzeye bakmak ve ziyaretçilere bilgi vermek üzere görevlendirilmişti. Ceditçilik mücadelesinde büyük çabalar sarfeden Ayaz İshakî’nin eserleri yanında, köyündeki etnografya malzemeleri de müzede sergilenmişti. Bu objelerin Anadolu ve müzelerimizde bulunan malzemelerle aynı oluşu, ortak kültürümüzü işaretliyordu.
Müzeye kitap ve dergilerimiz hediye ederek vedalaştık. Artık, İdil-Ural Bölgesine yaptığımız bu kültür gezisi burada sona eriyordu.

GEZİ RAPORU VE SON SÖZLER


İdil-Ural Türk dünyası yani Başkurdistan, Çuvaşistan ve Tataristan ülkeleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ilişkiler, Türkistan ve Horasan Oğuzları arasındaki ilişkiler kadar sıkı değildi. Şimdi olduğu gibi, Osmanlı döneminde de fazla ilgi gösterilmedi. Şimdiki Türkiye Türkleri’nin çoğu, “Bu ülkeler nerededir?” diye soruyorlar.
İşte bizim gezimiz, çoğumuzun bilmediği İdil-Ural Türk Devletleri Bölgesineydi. Burada şimdi; Rusya Federasyonuna bağlı Başkurdistan, Çuvaşistan ve Tataristan Özerk Türk Cumhuriyetleri mevcut. Gezi heyetimizle birlikte aklımın erdiğince bu ülkeleri gezdim ve yazdığım gezi notlarımı sizlerle paylaşmak istedim.
Orta-Asya’daki Türk kavimleri, batıya doğru göçerek bir kısmı Hazar denizinin güneyinden Anadolu’ya geldi, Selçuklu, Osmanlı, sonra da Türkiye Cumhuriyeti doğdu.

Burada, Büyük Bulgar Devleti (630), İdil Devleti (650) ve Altınordu Devleti (1241) kuruldu.
Şimdi, bu Altınordu topraklarında Buşkurdistan, Çuvaşistan ve Tataristan devletleri var.


Orta-Asya Türk kavimlerinin bir kısmı da Hazar Denizi kuzeyinden Ural Dağlarının Batısına geçtiler. Güneyi: Hazar ve Karadeniz, Batısı: Ukrayna (Kiev), Kuzeyi: Moskova ve Doğusu: Aral ve Isık gölü ile çevrili olan İdil-Ural Bölgesinde, İdil nehri kıyısında, 630 yılında, Kubrat Han Başkanlığında “Büyük Bulgar Devleti” kuruldu. Konar-göçer bu Türkler, burada, Modern Bulgar şehrini de inşa ederek Başkent yaptılar. Bulgar Devleti, İslâmiyet’i kabul ederek ilk Müslüman Türk Devleti oldu.
650 yılında, Kubrat Han ölünce, 3 oğlu ülkeyi ülüş sistemine göre paylaştılar. 3. ve en büyük oğlu KOTGAR ve yönetimindeki büyük topluluk, Gümüş Bulgarlar burada kaldılar. Sonra 650 yılında, günümüzdeki bu tarihî Bulgar başkent olmak üzere Orta İdil Bölgesine de hâkim oldular. Hazar Kağanlığına Bağlı İdil Bulgar Devletini kurdular. 276 yıl bağımsız yaşadıktan sonra, 1241 yılında Cengiz Han’ın torunu Batuhan tarafından kurulan Altınordu İmparatorluğuna katıldılar.
Yukarıdaki harita, kurulan bu tarihî üç devletin sınırını gösterdim. Şimdi günümüzde bu sınırlar içinde, bizim gezi yaptığımız Rusya Federasyonuna bağlı; Başkurdistan, Çuvaşistan ve Tataristan Özerk Cumhuriyetleri bulunmaktadır. 630 yılından itibaren günümüze kadar; Türk kavimlerinin yaşadığı, Türkçe lehçeleri konuşulan İdil-Ural Türk Bölgesi burasıdır. Devletleri mevcut. Aklımın erdiğince bu ülkeleri gezdik ve gezi notlarımı sizlerle paylaşmak istedim.

Ancak, Rus Çarı, Korkunç İvan, 150 top, 150 bin kişilik bir ordu ile önce 1551 yılında Çuvaşistan’ı, Başkurdistan’ı ve 1552’de Tataristan ve başkenti Bulgar ile Kazan şehirlerini acımadan yerle bir etti. “İstanbul’un fethinin 100. yılında intikamını alıyoruz” diyerek, direnenleri, kadın, erkek, çoluk çocuk, genç ve yaşlı demeden 60 bin kişiyi öldürüp cesetlerini İdil nehrine attırdı.
Bu istiladan sonra, Türkler, dil, din, tarih ve kültürü sürekli aşağılandı. Müslüman Türkler, Hıristiyan olmaya zorlandı. Din değiştirmeyi reddedenler önce ağır vergilere çarptırıldı. Sonra bütün mallarına el konuldu. Şehirlerden kovuldu. Çocukları ellerinden alındı, vaftiz edildi ve manastırlarda Hıristiyan yapıldı. Camilerin çoğunluğu yıkıldı, kiliseye çevrildi.
Altınordu Türk coğrafyasında başlatılan sürgünler, göçler, iskânlar; Sovyet Rusya zamanında da sürdü. Boşaltılan yerlere Ruslar yerleştirilerek çoğunluk sağlandı. Bütün bu din değiştirme, dil, alfabe, kültür, sürgün, yok etme ve baskılara rağmen yine de bir sonuç alamadılar.

1880 yıllarından itibaren gerek Osmanlı genç (Jön Türkler), gerekse Altınordu Coğrafyası dediğimiz Çuvaşistan, Kırım, Başkurdistan, Türkistan ve Tataristan Türk ülkeleri aydınları arasında yenilik (CEDİTÇİLİK) hareketleri başladı. Asya ve Anadolu Türkleri arasında iş ve düşünce birlikleri kurarak, günümüzü aydınlatan ve hazırlayan sağlam temelleri attılar.
İlk önce, Kırım’da İsmail Gaspıralı yenilikçi bir okul açtı. Her türlü eğitim ve öğretimde uygulamalı olarak başlatılan Ceditçilik hareketi, Başkurdistan, Çuvaşistan, Türkistan ve Kazan başta olmak üzere Tataristan aydınları Yusuf Akçura, Sadri Mahsudi Arsel, Ahmet Velidi Togan, Sultan Galiyev Muhammet Ayaz İshaki gibi Ceditçileri ve Osmanlı aydınlarını çabuk etkiledi. Aralarında sıkı ilişkiler hızla artmıştı.
Özellikle, Tataristan Kazan Üniversitesi, yenilik, reform ve modernleşme fikirlerinin ilk doğum yerlerinden biriydi. Kazan kenti ve üniversite çevresinde örgütlenen, Ceditçi, milliyetçi aydınlar, artık medrese eğitiminin yeter olduğunu, yeni metotlara ve yeni eğitim sistemine geçilmesi gerektiğini, Türklerin fakirlikten ve baskıdan kurtarılması gerektiğini savunuyorlardı. Türk ve Türkçecilik, üzerinden siyasi özgürlük istekleri de vardı.
İsmail Gaspıralı yanında, Yusuf Akçura, Ahmet Temir, Reşit Rahmeti Arat, Tahir Çağatay, Sultan Galiyev, Sadri Maksudi Arsal, Ahmet Velidi Togan, Muhammet Niyazi İshakî gibi Türkiye dışında, Türk yurtlarında, doğan ve kendilerini yetiştiren birçok düşünür, yazar, siyasetçi, yenilik hareketine katıldılar.
Gerek Çarlık döneminde, gerekse kısmen destekledikleri Komünist Sovyet Rusya döneminde talepleri kabul edilmedi ve hepsi yargılandı. Doğup büyüdüğü Çuvaşistan, Kırım, Başkurdistan, Türkistan ve Tataristan Türk kentlerini, devletlerini terk etmek zorunda kalarak Türkiye’ye geldiler. Türkiye Türkleri arasında da Türkçülük ve yenilik düşüncelerini yaydılar, destek verdiler, uyanışı sağladılar. Cumhuriyetimizin kuruluşunda ve inkılâp hareketlerinde, Atatürk’ün yanında önemli görevler üstlendiler. Milliyetçiliğin devlet politikası olmasını kabul ettirdiler.
Kırım’dan gelerek Türkiye’ye yerleşen birçok ünlü, Türkiye ye kültürel ve ekonomik kalkınmada katkılar yaptılar, yapıyorlar. Türkiye’deki Kırım asıllı meşhurlarımızdan bazısını sayarsak ne kadar kültür bağımız olduğunu daha iyi anlarız: Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İsmail Gaspıralı etkisindeki Kırımlı İsmail Hakkı Tonguç’a Köy Enstitülerini kurdurarak, Türk eğitiminde yeni bir çığır açmayı başardılar. Diğer ünlülerin bır kısmı: Ahmet İhsan Kırımlı, Ali Babacan (eski bakanlar), Asım Ülker, Aziz Nesin, Banker Kastelli, Cengiz Dağcı, Cezmi Kartay, Cüneyt Arkın, Erdoğan Demirören, Fahrettin Kerim Gökay, Faik Türün, Halil İnalcık, Hasan Polatkan (İdam edilen DP Bakanı), Kemal Karpat, Korel Göymen, Mithat Körler, Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ, Mustafa Cemiloğlu (Kırım Meclis Başkanı), Necip Hamlemitoğlu, Nesrin Sipahi, Orhan Gencebay, Nihat Erim (Eski Başbakan), Vehbi Koç ve daha niceleri.
Kırım, Başkurdistan, Çuvaşistan, Kazan başta olmak üzere Tataristan kentlerinde ve Türkiye’de Ceditçi yenilikçi hareketleri halklardan büyük destek gördü. Bu düşünür ve ülkücülerin çoğu, hayatlarını hiçe sayarak bu uğurda büyük fedakârlıklar gösterdiler. Hatta hapislerde yattılar ve canlarını verenler oldu. İdil- Ural gezimizde, Türk ve Türkçecilik izlerini ararken rastladığımız bu büyük ve öncü insanların birkaçını yukarıda, sizlere azar azar tanıtmak istedim.
İdamlar, hapisler sonucunda ülkeleri Başkurdistan, Çuvaşistan, Tataristan ve Kazan gibi doğdukları, yaşadıkları ülkeleri, şehirleri, köyleri terk ederek Türkiye’ye geldiler. Türkiye Cumhuriyetine ve Devrimlere, gençliğe yol gösterdiler, yön verdiler. Akademik araştırma ve çalışmalarıyla Türk tarihine, edebiyatına, diline ve kültürüne büyük hizmetler verdiler. Bunlardan bazılarını saygıyla anmak istiyorum: Yusuf Akçura, Ahmet Temir, Reşit Rahmeti Arat, Tahir Çağatay, Sultan Galiyev, Sadri Maksudi Arsal, Ahmet Velidi Togan, Muhammet Niyazi İshakî, Abdulkadir İnan ve Hamit Zübeyr Koşay gibi.
Her şeye rağmen, bugün itibariyle gezi yaptığımız Rusya Federasyonuna bağlı İdil-Ural Türk Devletleri, Başkurdistan, Çuvaşistan ve Tataristan Özerk Cumhuriyetleri bir daha ayağa kalkmış. Türkiye’den alfabe, cami ve kültürel konularda daha sıkı ilişki ve yardım beklentileri var. İleride Türk Birliği’nin ve Türkçe’nin daha iyi noktalara taşınacağı kanaatindeyim. Bu bölgeye geziler çoğaltılmalıdır.
Ben bu geziyi düzenleyen Kadir Tosun dostumu tekrar kutluyor, teşekkür ediyorum. Eski ve yeni, bu Türk ve Türkçe topraklarını iyi ki gezmişim. Bu gezi, kültürel kişiliğim ve Türk kimliğimin olgunlaşmasına yeni katkılar yapmış, Türk dünyası, Türk dili üzerindeki ülkülerime yeni umutlar eklenmiştir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail YILDIZ - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Alanya Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Alanya Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Bugün son iki aday kalsa Erdoğan'ı mı Yavaş'ı mı seçersiniz?