Söbüçemen Yaylası'nda macera devam ediyor

HER yıl olduğu gibi bu yıl da karlar erimeden yaylaya gidecektik. Bunun için bir hafta önceden plan yapmaya başladık. Cihan'ı aradım. “Tamam, gidelim mutlaka” dedi. Eva’da çok istiyordu gitmeyi. Çadırlar hazırlandı. Uyku tulumları, yiyecekler ve kayaklar. Tek problem, yollar henüz açılmamış ve tamamen karla kaplıydı. Konya'ya bağlı Dedemli Köyü Belediye Başkanı'nı aradım. Yolun Konya tarafından balık havuzları bölgesinden sonra Kızılgeriş'e kadar açık olduğunu, dozerin o bölgede halen çalıştığını söyledi. Akseki üzerinden gidip, Bozkır yoluna ve Kızılgeriş üzerinden Eğri Göl'e ulaşmaya karar verdik.
Cumartesi sabahı arabamıza atlayıp yola çıktık. Akseki yol ayrımından sağa döndük. Yol üzerinde ince uzun bir genç otostop yapıyordu. “Bu bir çek” dedim. Durup geri geldik. “Sen Çek Cumhuriyeti'nden misin” dedim? “Evet” dedi. Ismi Mishaldi. Aladağlara gitmek istiyordu. Bize katılmasını önerdim. Yedek çadır ve uyku tulumumuz vardı. Kabul etti. Birlikte yola çıktık. Exchange programı ile Antalya'da öğrenciymiş. Eva çok mutlu olmuştu. Birlikte Çek'çe konuşmaya başladılar. Hepimiz mutluyduk. Harika güneşli bir gündü. Dedemli üzerinden Kızılgeriş'in gerisine kadar yol açıktı. Karın başladığı bölgede aracımızı bıraktık. Sırt çantalarımızı alarak yola koyulduk. Ben kayaklarımı da sırt çantama monte ettim. Yüklerimiz ağırdı ama yol harikaydı. Kar sertti. Yer yer karın eridiği bölgelerde harika sarı kırmızı kardelen çiçekleri açmıştı. Yukarı tırmandıkça kırmızı dağ lalelerinden oluşan doğal bahçeler uzanıyordu önümüzde. Durup durup çiçekleri ve harika doğayı resmediyorduk.Japon turistlere benziyorduk. Hemen hemen her gördüğümüz güzelliği resmetmekten bıkmıyorduk. Daha yolun başında harika resimlerimiz olmuştu. Çok mutluyduk. Özgürdük! Hem de 'Lale ve Kardelen Çiçek Bahçeleri'nde. Yakan güneşin altında. Uzayıp giden, güneş parıltılarını yansıtan karların üstünde. Sırtımızdaki yükün ağırlığını unutmuştuk yol boyunca. Bir an önce Eğri Göl'ün kenarında kuracağımız kamp yerimize ulaşmaya çalışıyorduk. Ateş yakmak için odun da almıştık yanımıza. Yorulmuştuk ama bırakamıyorduk ağır gelen odunları. Ateş yakıp çay içecektik yıldızların altında. Ben ve Eva diğerlerinin sırt çantalarını da alıp hızlı yürüyerek kamp yerine eşyaları bıraktık. Tekrar geri döndük. Kalan malzemeyi ve odunları taşımaya yardım ederek hep birlikte kampa vardık. Gölün çevresi ve dağlar harika görünüyordu. Karlardan ve çiçek bahçelerinden oluşmuş pastel bir doğanın ortasındaydık. Ördekler gölde yüzüyordu. Bizi hissedince ürktüler. Havalanır gibi oldular. Ama bizim onları rahatsız etmediğimizi anlayınca vazgeçtiler. Derinlere dalıp dalıp balık avlamayla meşgul olmaya başladılar. Yollar karla kapalı olduğundan avcılar bu mevsimde gelemiyordu. Ördek ve diğer kuşların çok şanslı olduğunu düşündüm. Doğanın bir parçası olan canlıları yok etmeye karşıydık hepimiz. Çiçekleri bile koparmak bize göre doğaya hakaretti. Hele doğaya çöp bırakmak! Hakaretin ve çirkinliğin en kötüsüydü. Çöplerimizi, hatta başkalarının bıraktığı çöpleri de yanımızda geri götürürdük her faaliyetten sonra. Böyle bir güzelliğe sahip olmak ya da burada olmak bir ayrıcalıktı. Neye mal olursa olsun. Hemen çadırları kurup uyku tulumlarını yerleştirdik. Ateşi yakıp Eva'nın akşamdan hazırladığı etleri pişirmeye başladık. Hafiften hava kararmaya başlamıştı. Soğuğu içimizde hissediyorduk. Ateşin kenarına oturup nefis yemeğimizi yerken çaylarımızı yudumlamaya başladık. Ay yavaş yavaş sönük bir güneş gibi yükselmeye başlamıştı. Yıldızlarda parıldamaya başlamıştı. Burada her şey vardı. Bütün streslerimizi ve yorgunluğumuzu unutmuştuk. Eğleniyorduk. Şarkılar söylüyorduk. Çekçe, Türkçe, Rusça. Etrafımızdaki karlı tepelerde yankılanıyordu şarkılar. Etrafımız ay ve yıldızların ışımasıyla aydınlıktı. Giyi Dağı'nın zirvesi bile görünüyordu. Her şey harikaydı.
Saat 23.00 sularında alarmı sabah 06.00'ya ayarlayıp çadırlarımıza dağıldık. Rüzgarın gölde ve çiçekler arasında oluşturduğu fısıltı sesleri ile uykuya daldık.Sabah 06.00'da uyandım. Herkes kalksın diye selendim. Çok soğuktu. Çimenler ve çiçekler üzerindeki su damlacıkları donmuştu. İnci taneleri gibi parıldıyorlardı. Gölün kenarları da donmuştu. Alelacele giyindik. Kayakları sırt çantama bağladım. Kamera, su, yiyecek bir şeyler ve kayaklar. Gölün etrafını dolaşıp Giyi Dağı'na doğru karlar üzerinde yürümeye başladık. Kar sertti. Rahat yürüyorduk. Yürüdükçe ısınmaya başlamıştık. Ve terlemeye. Bir saat sonra mola verdik. Kalın elbiselerden bir katını çıkardık. Takımda herkes çok iyi kondisyondaydı. Yine yer yer karsız alanlarda oluşan çiçek bahçelerinde durup fotoğraf çekiyorduk. Bunların arasında mavi-beyaz renkli bir çiçek vardı. Bir arkadaşım bunların yenebileceğini söylemişti. Mide hastalıklarına, hafızaya ve immuniteye faydası olurmuş. Taze çiçekleri koparıp koparıp yemeye başladım. Lezzetli değillerdi ama aroması hoşuma gitmeye başlamıştı. Tepelerin arasından yükseldikçe göl avucumuzun içindeymiş gibi görünmeye başladı. Manzara inanılmazdı. Sadece kuşlar, çiçekler, dağlar, kar, güneş ve biz. Saat 09.00 gibi mola verdik. Su ve sandviç molası. Arada bir kar yiyordum. Fotoğraf çekerek ve konuşarak ilerliyorduk. Artık hiç açık alan yoktu. Hep karda yürümek zorundaydık. Zirvenin 200 metre aşağısında ben iyice yorulduğumu hissettim. Akşam yemeğini çok kaçırmıştım. O yüzden en önce ben yoruldum. Zirvenin altında 200 metre bir dik duvar vardı. Tamamen karla kaplı. Bu kar duvarını da tırmanırsak zirveye iki adımda ulaşacaktık. Ama göründüğünden daha zordu. Yorulmuştuk. Adımlarımız iyice yavaşlamış, nefesimiz sıklaşmıştı. İple bağlanmamıza gerek olmadığına karar verdim. Kar hafif batmaya başlamıştı güneş ısıttığı için. Botlarımız kaymıyordu. Yavaş yavaş dinlenerek kar duvarını tırmanıp sırta geldik. Sırtın arkasından denize kadar uzanan karlı dağ manzarası önümüzdeydi. Sanki uçaktaydık ve bir tepeye iniş yapıyorduk. Yinede dikkatli olmalıydık. Bir şekilde ayaklarımız kayarsa bin metrelik bir uçurumun dibinde bulurduk kendimizi. Güzelliği kadar tehlikeliydi. Ama bu bizi yıldırmıyordu. Daha dikkatli ve istekli yapıyordu. Tepenin üzerinden bazen yan bazen de dik olarak tırmanıyorduk. Manzara muhteşemdi. Etrafımızdaki bütün dağların üzerindeydik. Bütün zirveler ve Eğri Göl ayaklarımızın altındaydı. Bu güzellikleri sadece biz görebiliyorduk. Başkaları da görebilsin diye durmadan resim çekiyorduk. Harika bir duygu bu. Anlatılmaz yaşanır. Ve zirve göründü. Ayaklarımızda güç kalmamıştı. Zirveyi görünce yine güçlendi ayaklarımız. Sanki koşuyorduk. Herkeste bir heyecan başladı. Gözlerde hedefe yaklaşmanın azmi çakmak çakmaktı.İşte zirvedeydik 2 bin 980 metre. Zoru başarmanın dayanılmaz hafifliği ve mutluluğu vardı bütün ekipte. Birbirimize sarılarak tebrik ettik. Rüzgar almayan bir yere oturduk. Yanımızda getirdiğimiz sandviçleri yemeye başladık. Çay kalmamıştı. Akşam hepsini içmiştik. Rüzgar çok güçlüydü. Terli bedenimize soğuk işlemeye başlamıştı. “Yavaş yavaş dönüşe geçelim” dedim. Son resimler çekildi. Dönüşe başladık. Herkes çok mutluydu. Bir kez daha Giyi Dağı'nın zirvesi bizi konuk etmişti. İzin vermişti zirvesinde oturmamıza. Sesini dinlemiştik dağın. “Dağın sesi olur mu” demeyin. Oluyor ve her dağda başka bir ses duyuyorsunuz. Deneyin ve görün.Dönüş yolunda kayakları taktım. Diğer arkadaşların kayak takımları yoktu. Bu dağlarda zaten ilk kez ben kayak yapmıştım. Bir kez daha bu mutluluğu yaşayacaktım. Kar biraz erimeye başlamıştı. Ama yine de harika bir duyguydu. Hiç kimsenin izinin olmadığı geniş kar kulvarlarında kayıyordum. Biraz uzaklaşınca onların gelmesini bekliyordum. Eğleniyordum. Her şeyi unutmuştum. Dizlerime yükleniyordum. Kaslarımın yandığını hissediyordum. Ama olsun. Bu güzelliğe değer. En son kar kulvarında durup arkadaşlarımın gelmesini bekledim. Onlar da çok yorulmuşlardı. Son kar bölümünden de kayıp sarı çiçeklerin arsındaki yeşil çimenlere geldiğimde kayakları topladım. Yumuşak çimenlere uzandım. Her yerim ağrıyordu. Yorgun ama harika hafiflemiş hissettim kendimi. Arkadaşlarımda uzandı çimene. Hepimiz mutluyduk. Bir kez daha şehrin gürültüsünden, stresinden kaçmıştık. Kısa bile olsa var olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamıştık. Güneş halen sıcak gülümsüyordu. Eriyen kar sularının oluşturduğu nehrin (Irmakçıkta denebilir) kenarında yürümeye başladık. Nehir, Eğrigöl'e dökülüyordu. Cihan, suyun biraz derinleştiği yerde durdu. Elbiselerini çıkardı. Pantolonla birlikte buz gibi suya attı vücudunu. “Delirdin mi sen” dedim. “Hasta olacaksın.” Dinlemedi bile. Tekrar tekrar atladı suya. Sırılsıklam olmuştu. Ben de atlamayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Yedek elbisem kalmamıştı. Irmak boyunca yürüyüp göle, oradan da kampımıza ulaştık. Çadırlar toplanıp, çantalar hazırlanıp, yorucu dönüş yolculuğu başlayacaktı. Bir faaliyeti daha sağ salim bitirmiştik. Teşekkürler Giyi Dağı. Teşekkürler Eğri Göl. Teşekkürler Söbüçemen Yaylası. Bizi misafir ettiniz çiçek bahçelerinizde mutlu ettiniz. Yine geleceğiz. Kalbimiz attığı sürece...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Adnan Sarı - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Alanya Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Alanya Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Bugün son iki aday kalsa Erdoğan'ı mı Yavaş'ı mı seçersiniz?