Fuarla turizm kurtulur mu?

RİVAYET

odur ki...

Bundan binlerce yıl önce, kadın ve erkeğin çiftleşip çocuk yapmaya başladığı dünyanın ilk dönemlerinde, erkek sabah erkenden uyanıp kaldıkları mağaranın kapısına çıkar, gökyüzüne bakarmış.

Gökyüzü bulutsuz ve masmavi ise, o gün avlayacağı tüm hayvanların inlerinden veya yuvalarından çıkıp ormana yayılacaklarını, böylece kolayca avlanıp kadınına ve çocuğuna akşam et getireceğini bilir, keyiflenir, mutlu olurmuş.

Mağaranın kapısından yukarı bakıp "mavi" gökyüzünü gören erkeğin mavi'ye olan tutkusu buradan gelirmiş.

Rivayet bu ya...

Bugün, erkeğin kimlik kartının "mavi" olmasının sebebi de bundanmış.

Peki kadının kimlik kartı neden "pembe" olmuş.

Onun da mantıklı, en azından kulağa hoş gelen bir öyküsü var.

Rivayet odur ki...

"Mavi" gökyüzünü görüp ormana taze "et" avlamaya giden erkeğin peşinden ormana dalıp meyve, sebze ve faydalı bitki toplamaya çıkan kadının kriteri de, olgunlaşmayı simgeleyen "pembe" renge sahip meyve ve sebzelermiş.

Kucağında bebeği, vahşi doğada yırtıcı hayvan saldırısına karşı fazla vakti olmayan kadın, pembeleşince olgunlaştığına inandığı tüm "pembe" bitkilerini, o dönemin sebze ve meyvelerini çıkınına doldurup alelacele mağarasına döner, akşam gelen taze av eti ile birlikte bu pembe bitkileri pişirip erkeğine ve çocuğuna yedirirmiş.

Mavi'ye tutkun erkek ile Pembe'ye meftun kadının renklere karşı algısı, tutkusu buradan gelirmiş.

Belki Amerika ve Avrupa'nın bilmem kaç yüzyıl önce keşfettiği, bizim gibi oryantalist ülkelerin çok geç fark edebildiği "algı yönetimi" artık sadece büyük holdinglerde değil, çok küçük işletmelerde, hatta pazar tezgahlarında bile kullanılıyor.

Şöyle ki...

Bundan birkaç yıl önce, evin eksik gediğini tedarik için Cuma Pazarı'na gittim.

Sanırım mağara döneminden kalma bir bilinçaltımız ve algı sistematiğimiz olduğundan, domatesin "en kırmızı" olanının en taze, patates ve soğanın "en sarı" olanının en makbul, biber, salatalık ve maydanozun "en yeşil" olanının en iyi olduğunu zannederek pazarda dolaşırken, sadece domates satılan bir tezgahın önünde durdum, pazarcıya, "Bunlar iyiye benziyor, çünkü hepsi çok kırmızı gözüküyor. Ver bakalım iki kilo" dedim.

Hemen yanımda durduğunu sonradan fark ettiğim 55-60 yaşlarındaki bir abla, "Yukarı bak" dedi, pazarcıya hissettirmeden.

Yukarı baktım, tuhaf veya bakmamı gerektirecek farklı bir şey olmadığını söyleyecekken, "tente kırmızı, ondan" dedi.

"O an donup kaldım" desem yeridir.

Tente, gerçekten de bir bayraktan bile daha kırmızıydı, dolayısıyla güneş yukarıdan vurunca, tentenin tüm kırmızılığı adeta domatesin üzerine yağıyordu ve yakından bakınca pek de öyle ahım şahım bir kırmızılığı olmayan domatesler, ta 500 metreden bile adeta "Gel, beni al" diyordu.

Olduğum yerde 360 derece dönüp tüm pazarı uzaktan kolaçan ettim ve pazarcıların o müthiş algı yönetimiyle sarsıldım.

Soğan ve patateslerin üzerinde sarı, salatalık, biber ve maydanozların üzerinde yeşil tenteler vardı, dolayısıyla güneş yukarıdan vurdukça en solmuş patates ve soğanlar sapsarı, en hayatından bezmiş biber ve salatalıklar yemyeşil duruyordu, tıpkı manasız bir şekilde kıpkırmızı duran domatesler gibi.

Pazarcı olayı fark ettiğimi anlamış olacak ki, kıs kıs gülerek, "N'apalım abi, ekmek parası" deyip, algı yönetimiyle kıpkırmızı gösterdiği domatesleri doldurduğu poşeti elime tutuşturuverdi.

Gelelim sadede...

Bugün "Bodrum" deyince aklımıza İstanbul'daki sanat, spor ve müzik camiasının bir cümle ünlüsü, lüks yatlar, biic kapatan Suudi prensleri, tek lahmacunun 50, tek bardak ayranın 20 liradan satıldığı plajlar geliyorsa, bu algı yönetiminin bir sonucudur.

Bugün "Alaçatı" denilince aklımıza rüzgar sörfü, Çağla Kubat, Alaçatı Evleri falan geliyorsa, bu da algı yönetiminin bir ürünüdür.

Paris deyince Eyfel Kulesi, Roma deyince Aşk Çeşmesi, Venedik deyince gondol sefası geliyorsa aklımıza, algımız çoktan ele geçirilmiştir.

Paris'te bomba patlamış, 100 kişi ölmüş, Roma'da tecavüz çoğalmış, Venedik'te hırsızlık tavan yapmış, bunları göstermez size algı yöneticileri.

Başka kaynaklardan görseniz bile hemen başka enstrümanları devreye sokup sizi yine istedikleri mecraya yönlendirirler, Eyfel'in, Pisa'nın, gondolun resmi zinhar çıkmaz bilinçaltınızdan.

Bunlar kendiliğinden değil, sistematik, profesyonel çalışmaların sonucudur.

Şimdi size on puanlık bir uzman sorusu...

Bırakın başka şehirde yaşayan eşinizi, dostunuzu, hısım akrabanızı, veya samimi dostlarınızı.

Bu şehirde yaşayanlar olarak, "Alanya" deyince sizin aklınıza ilk ne geliyor?

Deniz, kum, güneş mi?

Onlar Bodrum'da da var, Çeşme'de de.

Lüks oteller, restoranlar mı geliyor yoksa?

Onlar Belek'te de var, Kemer'de de.

"Alanya" deyince aklınıza başka bir şey gelmiyorsa, her sene Bodrum, Çeşme, Fethiye tam kapasite turist dolunca dolmaya başlamayı göze alacaksınız o halde.

Satacak başka bir şeyiniz yoksa, diğerlerinin oteline almayı, şehir merkezine sokmayı kabul etmediği turist profiline razı olacaksınız o halde.

Kıssadan hisse...

Zararın neresinden dönersek kârdır.

Yapanlara, katılıp emek sarf edenlere saygımız sonsuz, lakin, bu işin sadece yurtiçi ve yurtdışı fuarlarda dağıtılan eşantiyon ürünlerle olamayacağının farkına varmamız, profesyonellerden destek almamız şart olmuştur, arz ederim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Alper Kutay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Alanya Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Alanya Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeni Alanya Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Alanya Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Alanya'daki yeni normalleşme kararlarını nasıl karşıladınız?