ATA'MIZIN ardından 79 yılı geride bıraktık.

Tarifsiz bir acı olsa da, sahip olduğumuz cumhuriyetimiz ile ilelebet yaşayacak bir vatanımıza sahip olmak, bu acımızı her 10 Kasım'da gururlu ve vakur bir anmaya dönüştürüyor.
Bu yazımızda Ata'mızı neden ve nasıl andığımızı, bizim kuşağımızın sesi ile sizlere aktarmak istiyorum.
***
Bu yazımız biraz da Atatürk’e yapılan en haksız yakıştırma olan, onu putlaştırma söylemine karşı cevap olacaktır.
Ülkemizin çıkarını önemsemeyen birçok kesimin de ayrı ayrı pohpohladığı şekilde çeşitli mecralarda bu anlatım dillendirilmektedir.
"Efendim, biz atalarımıza her zaman sahip çıkarız, ama siz onu putlaştırıyorsunuz" diyecek kadar gaflete düşülebiliyor.
Halbuki, bu durumu basit şekilde açıklamak mümkün.
Öncelikle putlaştırmak, gerçekte olmayan, uydurulmuş, efsaneleştirilmiş durumlar için mümkündür.
Halbuki, Kurtuluş Savaşı, milli mücadelemiz, her bir gününde kaydedilmiş, dönemin bilinen edebiyatçıları tarafından anıları oluşturulmuş ve tamamıyla aydınlatılmış haldedir.
O dönemde başta Mustafa Kemal Paşa’mız olmak üzere, tüm paşalarımızın ve onların bağımsızlığa olan gayretleri tek tek kaydedilmiştir.
Türk milletinin 200 yıl sonra gelen taarruz zaferi ve ardından gelen inanılmaz kalkınma hamleleri başta büyük “Nutuk” olmak üzere birçok kitapta birinci dilden anlatılmıştır.
O halde, bu put değil, bizatihi gerçeğin ta kendisidir.
***
Diğer yandan, anmak, maneviyattan başka bir şey değildir.
Bir kere, Atatürk bizler için babadan başka bir şey değildir.
Tüm milletini kucaklamış, dertlerini dert edinmiş, kendi ikbalini önemsememiş, hastalığında bile çalışmalarına devam etmiş, dertler arasında önemli önemsiz ayrımı yapmamış bir babadır.
Bizler de babasının ardından mirasını sahiplenen, daha da arttırmak isteyen nesilden başkası değiliz.
Bizler, kendi babasına put denilemeyeceğini en iyi bilenleriz.
***
Atatürk’e ait Falih Rıfkı Atay’ın anlattığı bir anı ile bu haftaki yazımızı tamamlayalım.
"Yeni Türk Alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim...
Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:
- 'Demek beş yıl düşündünüz' dedi.
- 'Evet' dedim.
- 'Üç ay' dedi.
Donakaldım.
Üç ay!
Üç ay içinde bütün memleket yayını “Türk Harfleri” ile değişecekti.
İlave etti:
Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya zorunlu kılarız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız."
***
Bizler için Atatürk’ümüz, tıpkı bu anıda olduğu gibi, hayatın her alanında, en basitten en karmaşık soruna kadar her yerdedir.
Kurtuluş Savaşı devam ederken, halen kadınlara vereceği hakları düşünendir.
Milli eğitim için buluşmaları silah, top sesleri arasında bile bırakmayan, toplantılarına katılandır.
Hem kurtuluşçu, hem ilerleyici, hem kalkınmacı, hem de askerdir.
Dediğimiz gibi, bizim neslimiz için O, bizim babamızdan başka bir şey değildir.
Hepinize saygılar sunuyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat!. Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner452

banner457

banner449

English Russian

banner459

banner381

banner344

banner386

banner349