Uğur Sipahioğlu: ‘Müteahhit mantığı turizmi bitirdi’

BU hafta Pazartesi Sohbeti'nin konuğu olan Alanya turizminin duayen ismi Uğur Sipahioğlu, turizme dair çarpıcı açıklamalar yaptı

Son derece misafirperver ve bir o kadar da mütevazi bir isim Uğur Sipahioğlu.

Müthiş bir öngörü ve ticaret zekası özetler ancak Sipahioğlu’nun hikayesini.

Tam bir Alanya beyefendisi.

Kentin o çoklu ve telaşeli ortamlarından uzak kalmışlığını, kısmen ‘tercih’ olarak ifade etse de gözümden kaçmayan küskün de bir tarafı var aslında. Yanlış anlaşılmasın; bir şahsa ya da topluluğa değil. Farkındalık eşiği yüksek insanların çoğunun hissettiği bir şeydir bu: Anlaşılamamaktan korkma hali.

Sonrasında da kabuğuna çekilerek, işine bakma felsefesi diyelim…

Hayatın karşısında bulanmamış, bilenmiş bir karakter. Neyi ifade eder bu kavram? Uygulanan, maruz kalınan bir kuvvet karşısında yüzeyin yontulmasını ve sonucunda kesme yetisine sahip ama az kesen bir nesnenin keskin hale gelmesini. Hayatın karşısında dik durmuş ve yaşadıklarından edindiği çıkarımlarla kesmeyi öğrenmiş lakin bu keskinliği, tevazu ve mütevazilikle bütünleştirmiş onurlu bir duruşu var.

Bulanmamak için uzak kalmış biraz da… Hissiyatım bu yönde.

Sorduğum her soruya samimiyetle verdiği cevaplar için teşekkür ederek, şimdi sizleri daha fazla uzatmadan bu haftanın Pazartesi Sohbeti’nde Uğur Sipahioğlu’nun hikayesiyle baş başa bırakıyorum.

  • Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Doğum tarihimiz belli, yaşlandık. 10.09.1955 tarihinde doğdum. (Ve önceki cümlesine ithafen ekleyerek devam ediyor) 65’e kadar yaşlandık demiyoruz aslında, orta yaş. 

Babam 98 yaşında öldü. Dedelerim, amcalarım ve halalarım da öyle. Ailede uzun ömürlülük var diyebilirim. Tesellimiz bu. Alkol, sigara yok. Yasak da yok tabii ki ama böyle bir çizgimiz var. Bu konuda hırslı değiliz ama sağlıklı yaşamak hepimizin isteği elbette ki.

Velhasıl kelam, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden 1980 yılında mezun oldum. Aslını soracak olursanız eğer, Ziraat Yüksek Mühendisi’yim. O zamanlarda 5 yıldı ve direkt yüksek mühendis olarak mezun oluyordunuz. 80 yılında devam mecburiyetini bitirdik. Diplomayı alışımız 81 yılını buldu.

  • Çamlık Aile Pansiyonu’ndan Lonicera’ya uzanan bir turizm serüveniniz var. Kısaca süreci anlatmanızı istesem neler anlatabilirsiniz?

Geldik şimdi buraya, babam tarımla uğraşıyor. Muzculuk yapıyor. Narenciye, sera falan var. Bir bağ evimiz vardı. 3 odalı bir yer. Babamla aramızda 38 yaş vardı. Ciddi bir fark. Jenerasyon farkı. Dolayısıyla, 1917 doğumlu bir babayı bazı şeylere ikna etmek çok zordu. Tarımla uğraşıyordu. Alanya’da herkes ‘Hasan Sipahi’ olarak biliyordu lakin ‘Baba gel şöyle yapalım, böyle yapalım’ dediğimde, yok efendim ‘Bende para yok’ derdi.

Konaklı Tatil Köyü’nü bileceksiniz. Kemal Atlı’nın ilk yatırımıydı ve o zamanlarda buradaki ilk siteydi. Kemal abi askeriyeden emekli oluyor ve Ankara’dan gelerek müteahhitliğe başlıyor. O dairelerin de neredeyse tamamını Ankaralı bürokratlara satıyor. Benim de üniversitedeki hocalarımın bazıları Konaklı Tatil Köyü’nden ev alıyorlar. Bunlardan bir tanesi de Doç. Dr. Zahit Öğütçü. 

Zahit hocam ve arkadaşlarını, değerli hocalarımı bir gün yemeğe almıştım bağ evimize. Aslında her şey tam olarak o noktada başladı. Yemeğe aldıktan sonra onlar bana dediler ki ‘Ya Uğur, Konaklı’nın denizi taşlı ve girmemiz için uygun değil. Lakin burası çok uygun.  Plajı çok güzel. Denize girmek için ideal. Sen burada düzenleme yap. Duş, tuvalet, şezlong vs. Hem biz gelip girelim hem de işletme sahibi olmuş olursun’ dediler. Benim de aklıma böylece girmiş oldu. Sene 1978’di.

  • Hocalarınız bir nevi sizi yönlendirmiş oldular yani? Ziraat Fakültesi’nde okudunuz ama turizmci oldunuz. Ve yine Ziraat Fakültesi’nden hocalarınız sayesinde. Gerçekten olunca oluyor demek ki.

Evet evet. Kesinlikle vesile oldular. Bağ evimizi pansiyona çevirme hikayesinin başlangıcı böyleydi. Değerli hocam Zahit Öğütçü çok etkili oldu.

  • Peki, ya sonra? Bu noktada anlatabileceğiniz bir ‘öküz sattırma’ hikayesi de var, değil mi?

(İçten bir kahkaha yükseliyor masada)

Daha evvelinde de bahsettiğim gibi, babam tarımla uğraşıyordu. Muz seramız vardı. Muzculukta 1 ay çalışılır. Sürülür. Yalaklar açılır. Ardından 11 ay bekleme süresi yaşanır. Sürme işi de öküzlerle yapılır. 11 ay öküz besler çiftçiler ve sonrasında 1 ay kullanırlar. Babamın burada çiftçileri vardı. Sanıyorum biraz da onlar oyalansın diyeydi bütün olanlar. İki tane sarı öküzü vardı. Güzel öküzlerdi gerçekten. 

Hocamın dediklerini yaptım. Daha sonra hemen yanımızda bulunan alana Kıbrıs akasyası ve okaliptüs ektim. Kuşkusuz mesleki bilgilerim bu anlamda bana yol gösterdi. Çabuk yetişen bitkiler olduğunu bilmem o süreçte son derece ön açıcıydı. Amacım orada gölgelik alanın fazla olmasıydı. Kamping ile pansiyonu birleştirmek istiyordum çünkü. Ağaçları diktik, büyütmeye çalışıyoruz ama bu arada bizim babanın öküzleri ağaçları yiyor tabi. Öküzleri ağaçlara yakın bir alana bağlıyorlar. Öküzler de bizim ağaçların tepesini yiyorlar. Baba yapmayalım, etmeyelim derken, iki senenin sonunda neyse ki ikna ettik ve öküzleri sattırdık.

  • Ağaçlar büyüdü mü peki?

Ağaçları kurtardık. O zor geçen iki yıl içerisinde benim ağaçlar da büyüdü. Keçiboynuzu falan da vardı. Çam ağaçları vardı. En nihayetinde de pansiyonun adını Çamlık Aile Pansiyonu&Kamping olarak koyduk.

Az evvel de bahsettiğim gibi, burası bir bağ eviydi. 3-4 oda vardı. Birinde çiftçiler kalırdı. Bir diğerinde kimyevi ilaçlar bulunurdu. Bir diğerinde ise tarlada kullanılacak eşyalar, kürekler falan bulunurdu. Bağ evini düzenledik ve ilk hali 12 odadan oluşuyordu. İki yıl sonrasında ise 20 odaya çıkardık. Bu süreçte ağaçları büyüttük ve kamping/çadır turizmine başladık. Adını da Bizim Kamping koyduk ve ayırdık.

Sadede gelecek olursak; ağaçları kurtardık. Çamlık Aile Pansiyonu&Kamping ile başlayan serüvende kamp alanını Bizim Kamping olarak ayırarak aşağı yukarı 5 yıl kadar bu iki işi yaptık.

  • Bebek doğdu, büyüdü ve apalamaya başladı desek yanlış olmayacaktır o zaman, doğru mudur?

Aynen öyle, bebek doğdu, büyüyüp apalamaya başladı. Zor olsa da aileyi ikna etmiş oldum. Feodal, toprağa bağlı bir baba figürünü ikna ederek kurtarmış olduk diyelim. Para kazanacak bir yere yöneldik. 

Sene 1988. Turgut Özal’ın teşvikleriyle beraber turizme yatırımlar başlamıştı. Eskişehir’den bir müteahhit gelmişti. Bulunduğumuz yerdeki 16 dönüm portakal bahçesini, o teşviklerden yararlanarak değerlendirdim. Babam da artık bana güvenmeye başlamıştı. Kamping ve pansiyon süreci babamın bana güvenmesini sağlamıştı. Ne yaptığımı biliyordum ve babam da bunu görmüştü. Babam da güvenmeye başlayınca 16 dönümlük portakallıkta Eskişehir’den gelen o müteahhitle anlaşarak, otellerin temellerini attık.

Hatta bir rivayet vardır: Turgut Özal Avsallar’a geliyor ve muz üreticileri önünü kesiyorlar. ‘Biz yandık, bittik’ falan diyorlar. Özal da diyor ki ‘Ya bırakın muzculuğu. Turizme soyunun.’ Özal aslında ‘Para burada’ demek istiyor.

Ve dediği gibi de o süreçte turizmin gelişmesi adına ciddi teşviklerde bulundu. Çayın taşı ile çayın kuşunu vurduran bir teşvik idi. Bizlerin de önü açılmış oldu.

1988 yılında temellerini attık otellerimizin. 1990 yılının 24 Haziran’ında da ilk müşterimizi aldık. Yine 88 yılının 3 Temmuz’unda da ilk faturamızı kestik.

  • Peki ya evlilik? Bütün bunlar olurken özel hayatınızda neler yaşandı?

Rahmetli annem, çok kıymetli bir kadındı. Tam bir Osmanlı kadını. Üniversiteden döndükten sonra geçen yılların ardından, evlenmeme dair baskılar da haliyle artmıştı. Bir müddet direndim tabi. Lakin kıymetlim, rahmetli annem dedi ki; ‘Oğlum artık evlen’. O oldu. Annem buldu ve ben de evlendim. 88 yılı Şubat ayının 20’siydi. Kıymetli annemin sayesinde kültürlü bir hanım almış olduk. Amerika’dan gelin geldi. Orada bile dedikodulara maruz kaldık desem inanır mısınız? ‘Amerika’da yaşayan bir kızı nasıl olur da annen buldu?’ dediler. Halbuki tamamen aileler arasında gelişen bir diyalog söz konusuydu. Hanımın Antalya’da oturan anneannesi varmış. Onlarla bizimkiler arkadaş oluyorlar falan. Annem diyor ki; ‘Benim evlendiremediğim bir oğlum var’, anneannede diyor ki; ‘Bizim de Amerika’da bir kızımız var. Amerikalıyla evlenirse biz yandık!’

İşte öylece başlıyor bizim hikayemiz.

  • Alanya sizin çocukluğunuzda, gençliğinizde nasıldı peki?

Alanya müthiş bir yerdi. El değmemiş, bakir toprakları vardı. Yemyeşil bir doğanın uçsuz bucaksız altından sahillerle buluştuğu ve ardından maviliklere açıldığı cennetten bir köşeydi. Alanya’nın dokusunu, turistik bir kasaba olarak koruyabilseydik, her şey çok daha güzel olurdu gibi geliyor bana. Renklerini kaybetti Alanya. Yeşilini, sarısını, maviliklerini… Şimdi her yerden binalar yükseliyor. Otopark sorunu aldı başını gitti.

  • Bu cümlelerin ardından sanıyorum ki sırasıdır; Alanya turizmi bu süreçten nasıl etkilendi peki?

Alanya’yı, ‘kar hırsı’ bu noktaya getirdi. Sanıyorum ki şu an gelinen bu nokta, sıcak para ve ‘çabucak olsun’ düşüncesinin bir sonucu. Örneğin kişi otel yapmak istedi. 10 dönüm yere 500 oda yaptı. Sonuç olarak da elbise vücuda dar geldi. Gelen turistler sosyal mekanlar istedi ve turizm işletmecisini zorlamaya başladı. Şöyle bir düşünelim; 10 dönüm bir alanda, tek bir bina ve içerisinde 1500 kişi sıkışıp kalmış. Bu da en nihayetinde kaliteyi düşürdü tabii ki. 10 dönüm yere sahipsen 200 oda yap. İçerisinde sosyal alanları fazla tut. Gelen turist memnun kalsın. Ama süreç böyle işlemedi. Turizmin kanayan yarası.

  • Müteahhit mantığı ile turizm işletmeciliği yapıldı yani. Doğru mudur?

Kesinlikle. Çok doğru bir çıkarım. Turizm sektörüne müteahhit mantığı ile bakılmamalıdır. Müteahhit bir alana baktığında, alanı en iyi nasıl değerlendirebileceği ve ne kadar çok alanı kullanarak daire çıkarabileceğine bakar. Lakin turizmin matematiği böyle işlemez. Alanya’da müteahhit mantığı turizmi bitirdi. Katılıyorum söylediğinize. Turizm yatırımcısını da bizim gibi düşündürebilmek lazım.

  • Peki Alanya turizmi için bir geri dönüş mümkün mü? Telafisi var mı sizce?

Alanya’da zor. Geri dönüş yok. Bölgelerde var ama aynı şeyi Alanya için söylemek çok zor.

  • Peki sizler o süreçte bütün bunları yeterince konuşamadınız mı acaba? Sonuç olarak Alanya’nın kendisini ispat etmiş, bir adım öne çıkmış çocuklarısınız. Neden bu kadar çemberin içerisinde ama bir o kadar da dışında kaldınız? Bu noktada bir öz eleştiriniz var mı?

Sivil Toplum Örgütlerinde istişareler sağlanabilirdi. Evet. Kendi adıma konuşacak olursam eğer, ticaret odası toplantılarına katılırdım ama toplantılarda fikir beyan etmek ‘sivrilik’ gibi gelirdi bana. Dönemin belediye başkanları da akrabamız olunca, ‘Saygısızlık mı olur?’ düşüncesiyle hareket ettik biraz da. Zaman zaman yaptığım oldu ama her doğruyu her zaman söyleyemedik. Toplum baskısını her zaman hissetmişimdir.  Hatta buradan yola çıkarak, Alanya’da tam olarak bu sebeple bir lider sorunu var diyebilirim. Partilerin başında da sivil toplum örgütlerinin başında da ciddi bir lider sorunu var. Çünkü o feodal baskı hepimizin üzerinde var. Ben de bu süreçte kendime bir duvar ördüm desem samimi olan bu olacaktır. Alanya kamuoyundan uzak durma politikası izledim. Biraz da nazara çok inanmam ama sessiz ve derinden gitmek, sağlam adımlar atmak istedim.

Zira bütün bunlar olurken ailemi ikna etmem de gerçekten uzun yıllarımı almıştı. Hanemde mücadele etmem gereken farklı cepheler vardı. Mesela şöyle olaylar yaşadık; annem geceleri çıkardı ve koridorların lambalarını kapatırdı. ‘Anacım yapma etme, bunların yanması lazım. Müşterinin mutlu olması lazım’ derken, annem bana ‘Aman oğlum seni düşünüyorum’ derdi. Bunların hepsi ayrı ayrı mücadeleler tabii ki.

  • Alanya turizminin içerisine girdiği krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son üç yıldır Avrupa ve Rusya pazarında yaşamış olduğumuz krizin ardından Alanya’da turizm odakları öncelikle iç pazara yöneldi. .Ardından da Ortadoğu pazarı geldi. Lakin 2016 yılında Alanya, Alanya idarecileri, yerel yönetimler, hepimiz şunu gördük: Özellikle iç pazara hazır değiliz.

İç pazara açılmamızla birlikte çok büyük sıkıntılar baş gösterdi. İç pazara yöneldiğimiz anda ciddi bir trafik sıkıntısı yaşadık. En başında bunu yaşadık desem yeridir. Biz bunu gördük ama iç pazara da açılmak zorundasın. İşte bu noktada tekrar tıkanıp kaldık. Kendisini kurtaran, önlemi olan devam etti. Diğerleri de geride kaldı.

  • Son olarak, 3 kelime ile kendinizi ifade edin desem ne dersiniz?

Ailem, işim ve her şeye rağmen Alanya’m…

Uğur Sipahioğlu ve Ailesi, Dim Medya ekibini konuk etti.

Uğur Sipahioğlu, Ceren Şahin’in sorularını yanıtladı.

banner516

banner470

banner477

banner452

banner449

banner487

banner481

banner472

banner479