banner391
banner405

Zirvede nişan

Tekrarlayan tek bir soru vardı kısa sohbetler arasında. “Ne kadar kaldı?” Cesaretlerini kırmamak için her seferinde “Az kaldı son 70 metre” diyordum

Zirvede nişan

banner404
CİHAN ve İlkşen iki dağcı dostumuz. Hatta, Cihan uzun yıllardan beri dağ ve çadır arkadaşım, kardeşim. Farklı bir nişan töreni vardı kafalarında, zirvede nişan. Bana da iyi bir fikir olarak geldi. Hazırlıklar, planlar yapıldı. Cumartesi günü saat 9.00’da Antalya Cam Piramit karşısında buluşuldu. Araçlarla yola çıkıldı.
Korkuteli-Elmalı üzerinden Büyük Doğrusöğler köyüne geldik. Bizim ciplerin almadığı kadar arkadaşımız buradan kiralanan bir traktöre bindiler. Hep birlikte önce Ömer Faruk Gülşen hocam, arkada başka bir arkadaş, arkasından ben ve en arkada gelin arabası, traktör olmak üzere yola çıktık. Yol, yayla yoluydu ve yer yer bozuktu. Bazı bölümleri bir gün önceden düşen çiğ nedeniyle ıslak ve çamurdu. Yer yer zorlansak da ikizce kuyuların oradaki dağ evinin yanından güneye dönüp çobanın yurdu diye de anılan, araçlarla gidebileceğimiz en son noktaya geldik. Ömer hoca ve ekibi bizden çok önce gelmişler, çantaları sırtlayıp yola koyulmuşlardı bile. Karşı yamaçları da görebiliyorduk. Biz ise yolda durup güneşin etrafında gördüğümüz halka şeklindeki halenin resmini çekmek için gecikmiştik. Hemen araçtaki eşyaları indirip sırt çantamı hazırladım. Olcay, Ayla ve diğer arkadaşlar da hazırlığa başlamışlardı. Çantasını alan yola çıkıyordu. Uzun ve zorlu bir tırmanış vardı önümüzde. Ben Cihan ve İlkşen'i bekledim. Traktörde odun gelecekti. Bu odunları her dağcı 3 ya da 4 tane alarak zirvedeki kamp yerine çıkarmamız gerekti. Yoksa ateş yakamayacaktık. Traktör gelince odunlar ve tencere indirildi. Herkes bölüştü odunları. Odunların kalan fazlası sevgili damat kardeşim Cihan'a büyük çorba tenceresi de gelin kardeşim İlkşen'e kalmıştı. Zaten gelin arabası olarak traktörü kullanıyorlardı. Sadece süslemeye zaman bulamamışlardı. Çamurlu falan idare ederdi. Römork gelin arabasının arka koltuğu olmuştu. Dağın zirvesine doğru baktım. Güneş zirveye yaklaşmış ve etrafında halen o mucizevi gökkuşağı renkleriyle bezenmiş daire şeklindeki hale duruyordu. Güneş ışıklarının değdiği yerlerde karlar parıldıyordu, sarımsı pembe bir renkte. Karlar sanki alev almış yanıyordu. Arkamızda küçük dağ tepecikleri inişli çıkışlı uzanıyordu. Güneşin değdiği yerler sönük pembe renkte, değmediği yerler gölge halinde dalgalı bir dağ denizini andırıyordu. Önümüzde yer yer kayalıklardan oluşan dik bir çarşak (taşlarla örtülü yamaç) vardı. Kurumuş çiçek bahçelerinde yürümeye başlayıp sonra da kurumuş çiçek ve otları yer yer örten kar kulvarı başlıyordu yarı yola gelmeden. Ben hakkıma düşen odunları da çantama bağlayıp yürümeye başladım. Muzaffer hocam hemen hemen yolun üçte birine ulaşmıştı bile. 67 yaşında bir dağcı. Bu kadar sağlam ve güçlü olabilir miydi? Evet, ama öyleydi işte. En öndeki grubu yakalar dedim şimdi. Yakalayacak gücü de vardı. Türkiye’nin en eski dağcılarından biriydi. Kim Bilir ne dağlar, ne zorluklar görmüştü o beden. Dağların ihtiyar delikanlısıydı o.
Yavaş yavaş yürümeye başladım. Biraz yürüyüp dönüp etrafıma bakıyor etrafımda gördüklerimle keyif alıyordum. Bütün arkadaşlar yola koyulmuşlardı. Tek sıra patikada ilerliyorduk yavaş yavaş. Hızlanmaya karar verdim. Grupta ilk defa böyle bir dağa gelen, tamamen amatör arkadaşlar vardı. Bir an önce zirveye 70 metre mesafedeki kamp yerine ulaşıp, çadırı kurup geri dönmeye karar verdim. Eğer zorlanıp kalan olursa yardım etmek gerekti. Birazdan hava kararacak tırmanış daha da zorlaşacaktı. Hele grup hafif donmuş kar bölgesine gelince daha da zorlaşacaktı. Çarşakta yavaş ama güçlü adımlarla yükselmeye başladım. Bizden önce yola çıkanları yavaş yavaş geçmeye başladım. Arka grupta Olcay Korkmaz da yavaş yavaş yükselmeye başlamıştı. Ercan'ı çarşağın ortasında dinlenirken buldum. “Hocam bu ne hız” dedi. Dönüp arkada kalanlara yardım edeceğimi o yüzden hızlandığımı söyledim. “O zaman benim çantayı burada bırakayım dön de al” dedi şakayla. “Olur” dedim. Gülüştük. Tırmanmaya devam ettim. Çarşakta ince çakıllar bazen kayıyordu. Bir adım ileri atınca yarım adım kayıyorduk. Bu da ayrıca enerjimizi alıyordu. Kaslarımız yoruluyordu. Mümkün olduğu kadar büyük ve sabit taşlara basarak denge sağlamaya çalışıyorduk. Yavaş yavaş orta grubun önüne geçtim. Muzaffer hoca göründü. Onun önünde 6 kişi daha vardı. En önde yine dağların başka bir ihtiyar delikanlısı Ömer Faruk hocam seçilebiliyordu. Biraz daha hızımı artırdım. Yürüyüş başlarken eldiven giymemiştim. Ellerim üşümeye başladı karlı bölgeye yaklaştıkça. Ama durmak da istemiyordum. Hızımı azaltmak yerine biraz daha artırdım. Muzaffer Tezcan hocam 50 metre kadar önümde sapasağlam kaya gibi tırmanıyordu. Arkasında iki bayan arkadaş önde de Ömer hocam ve grubu tırmanıyordu. Arkamda gruplar patikada dağılmaya başlamıştı. Cihan ile dayısı soldaki dik karlı kestirme kulvara yöneldiler. Daha kestirme ama daha zordu. Dimdik, ince, yer yer donmuş, kar kulvarıydı. Ayakları yoracaktı. Hem Cihan'ın yükü gerçekten de ağırdı. Artık tüm vücudum, özellikle de ellerim ve ayaklarım çok üşümüştü. Ve de acıkmıştım. Yamaçta tutunabilecek kadar düz bir yer buldum. Çantamı indirdim. Odunları bağlamış olduğum perlon yüzünden çantanın eldiven koyduğum cebine ulaşamıyordum. Odunları çözüp yeniden bağlamak zaman kaybettirdi. Polar ve anorak ceketimi çıkarıp üzerime giyindim. Eldivenler hemencecik ellerimi ısıtmaya başlamıştı bile. Yolda durup marketten aldığım bisküvi paketlerinden birini dişlerimin arasında yırtarak açtım. Zaman kaybetmemek için sırt çantamı yüklenerek hem yürüyüp hem de yemek istedim. Ama zorlanıyordum. Nefes nefese kalmıştım. Hem yemek hem yürümek hem de nefes almak bu kadar zor olabilirdi. Yavaş yavaş tırmanarak öndeki iki hanım dağcı arkadaşı geçtim. Kamp yerine az kalmıştı. “Şu tepeyi de aşayım kamp yerindeyim işte” diyordum. Muzaffer hocama yetişemedim. Çoktan gitmişti. Tepenin arkasında kamp yeri düzlüğü başladı. Kar artık daha da kalınlaşmış ve batırmaya başlamıştı. Kampa geldiğimde önceden gelen arkadaşlar çadırlarını kurmaya başlamıştı. Ömer hocam tepenin tam üstünde arkada güneş sarısı boyalı dağlarla birlikte bir resmimi çekti. Çok yorulmuştum. Hemen çantamı indirip çadırı çıkardım. Düzgün bir yer bulup çadırı kurdum. Çantamdan birkaç paket daha bisküvi alarak geride kalanlara yardım etmek üzere tekrar yola çıktım. Tam bu arada Cihan da kamp yerine gelmişti. Çok yorulmuştu o da. “Ağabey bekle birlikte gidelim” dedi. Sırt çantasını bıraktı. Bir şişe su aldı yanına. Birlikte biraz da koşar adımlarla aşağı doğru inmeye başladık. Artık karanlık çökmek üzereydi. Eğer geride kalan ya da kalanlar varsa bir an önce yardım gerekti. Geriden gelenlere tek tek nasıl olduklarına bakıp su veya bisküvi vererek aşağı doğru inişteydik. Benim mola verdiğim yerde en sonda iki dağcı arkadaş çok yavaş yükseliyordu. İyi görünmüyorlardı. Onlardan 100 metre yukarda olan İlkşen de yavaş yavaş yürüyordu. Cihan'a “Sen İlkşen'in çantasını al” dedim. Aşağıda kalanlara yardım için daha aşağı onların yanına indim. Gül adındaki dağcı arkadaşımız yorulmuştu. Hayatında ilk defa dağa geldiğini duyduğumda şaşırdım. Yine de tebrik etmek gerekti. Büyük cesaretti bu. Çantasını çıkarmasını istedim. Çıkarmak istemedi önce. Israr edince çıkardı çantayı. O'nun çantasını sırtladım. Yavaş yavaş tırmanışa geçtik. “Acele etmeyin” dedim. Zamanımız var. Karanlık çökmüştü ama ay da vardı. Kafa lambası takmamıza gerek yoktu. Bayan arkadaşın temposunda, yavaş ama sağlam adımlarla yükseliyorduk yeniden. Durup arada bir dinlenerek etrafımızda ay ışığında parlayan dağların muhteşem görüntüsüne bakıyorduk. Kaç kişiye bu muhteşem manzarayı görmek nasip olurdu. Hafif bir rüzgâr fısıltı halinde yüzümüzü yalıyordu. Tekrarlayan tek bir soru vardı kısa sohbetler arasında. “Ne kadar kaldı?” Cesaretlerini kırmamak için her seferinde “Az kaldı son 70 metre” diyordum. “Amma bitmeyen 70 metreymiş” diyorlardı arkadaşlar. Kamp ışıkları sol yanımızda yükselen büyük kayalık tepeye vuruyordu. Bunu görünce onlar da rahatladı. Daha sağlam yürümeye başladılar. Kampa büyük bir sevinçle ulaştık. Çadırların kurulumu hemen hemen tamamlanmıştı. Onlar da kampın boş kalan bir köşesine çadırlarını kurmak üzere ayrıldılar. Bu arada yavaş yavaş ateş yakılmış, bir taraftan da büyük tencerede tarhana çorbası hazırlanıyordu. Olcay küçük bir mp-3 player elinde göründü ateşin kenarında. Müzikle birlikte oynuyordu karın üzerinde. Hemen bütün arkadaşlar katıldı oyuna. Ateş, kafa lambaları ve ay ışığı altında ateş etrafında dans ediyorduk çocuklar gibi. Ömer hocam erkek tarafı Muzaffer hocam kız tarafı oldu. Kız istendi. Kız tarafı nazlandıkça nazlanıyor Muzaffer hocam halen uzatıyordu işi. “Üşüdük ya hocam” dedik. “Vereceksen ver artık kızı, naz yapma yoksa kaçırırız kızı” dedim. Cihan atik davranıp İlkşen'i omzuna aldığı gibi kampın dışına doğru kendi çadırına  kaçırdı. Muzaffer hocam da kız kaçırılınca kızı vermek zorunda kaldı. Alkışlar arasında Cihan ve İlkşen aramıza döndü. Tebrikler başladı ve ilk dans edildi. Tabi bu eğlence için yapılan bir oyundu. Cihan bir adet şampanya getirdi. “Ağabey sen aç” dedi. Yavaş yavaş mantarını gevşeterek şampanyayı patlattım. Her arkadaşa azar azar dağıttım, herkese birer yudumcuk verebilmiştim. Ömer hocam almadı. Sonra Olcay müziği disco–pop formuna döndürdü. Dans eden arkadaşlar da değişti. Ben de katılmaya başladım. Kar, un gibi olduğu için zorlukla hareket edebiliyorduk pistte. Ay altında, ateş etrafında, yaklaşık 3 bin metrede, bir Toros akşamında nişan töreni yapıyorduk. Nişan eğlencesi. Süper bir ortam. Süper bir ayrıcalıktı bu. Her şeyin bir bedeli vardı. Bu ayrıcalığın bedeli de tatlı bir yorgunluktu. Gece ilerliyor ay batıya doğru kayıyordu. Olcay'ı aldım “Zirveye çıkalım” dedim. Kameraları aldık. İkimiz zirveye çıktık. Ay ışığında zirve resimleri çektik. Olcay için de bu irtifada olmak ilk ve harikaydı. Zirveden aşağıda kampta şarkılar eşliğinde dans eden arkadaşlar siluet halinde gözüküyordu. Kampa döndüğümüzde arkadaşlar yavaş yavaş çadırlarına çekilmeye başlamışlardı. Cihan sabah kalk zamanını anons ediyordu. Gün doğarken zirvede olmak gerekti. Yüzükler Muzaffer hocam ve Ömer hocam tarafından takılacaktı. Bu arada Ayla, başkalarının çadır kurmasına yardım ederken kendi çadırını kuramamış, aşırı soğukta başlayınca açıkta kalmıştı. Benim çadırımda yer vardı. Kalabileceğini söyledim. Saat 22.00 sularında uyku tulumlarımıza girdik. Aşırı yorgunluktan ve soğuktan uyumakta zorluk çekiyordum. Bütün eklemlerim ağrıyordu. Ayla da kendi matını serdi. Uyku tulumuna girdi sadece burnu gözüküyordu. Dışarıda yavaş yavaş kimse kalmamıştı. Herkes çadırlara çekildi. Bir ara uyandım. Dışarı çıktım. Harika bir ay vardı. Herkes uykudaydı. Ay ışığında çadırlarımız parıldıyordu. Zirvede bayrağımız rüzgarda ve ay ışığında dalgalanıyordu. Resim çekmek istedim. Ama dışarısı çok soğuktu. Daha fazla dışarıda durmam donmam demekti. Hemen dönüp uyku tulumuma girdim. Bir titreme başladı vücudumda. Ateşim yükselmişti galiba. 15 dakika titreyip uyumuşum. Defalarca uyu uyan nöbetlerinden sonra sabaha karşı uykuya daldım sanırım. Cihan'ın sesiyle uyandım. “Sabah oldu arkadaşlar, güneş doğmak üzere, haydi kalkalım” diyordu. Dışarısı soğuktu. Hemen giyinip dışarı çıktık. Olcay kameraları aldı. Dışarı çıktığımızda birçok arkadaşın zirveye doğru çıkan patikada yavaş yavaş tırmandığını gördük.
Zirvede toplanmıştık. Fotoğraflar çekiliyor. Arkadaşlar aralarında şakalaşıyorlardı. “Hadi acele edin güneş yükselmeye başlıyor” dedi bir arkadaş. Gerçekten de, ufka baktım, ufuk kızıl olmuştu. Güneş muhteşem bir kızıllıkta yavaş yavaş yükseliyordu. Yüzükler Olcay'daydı. Cebinden kutuyu çıkardı. Ömer hocaya uzattı. Ömer hoca kurdeleli yüzükleri İlkşen ve Cihan'a taktı. “Hadi artık kesin de bitsin” dedi bir arkadaş. Makas unutulmuştu. Cihan aceleyle bir çakı buldu. Muzaffer Hoca ve Ömer Hoca birlikte kurdeleyi kestiler biraz zor olsa da. Alkışlar arasında nişanlılar birbirine sarıldı. Yeniden tebrikler, fotoğraflar. Güneş yükselmeye ve zirveyi ısıtmaya devam ediyordu. Doyumsuz bir manzara altımızdaki ovada uzanıyordu. Bizden alçak tepelerin dorukları karla kaplıydı. Güneş kızıllığı bu tepelere düşmüş beyazı kızıla boyamıştı. Zirvenin piramit şeklindeki gölge izdüşümü batıya bakan ufukta uzanıp gidiyordu. Fotoğraf çekmelere doyamıyorduk. Olcay nişan fotoğrafçısı oluvermişti. Hemen herkesin bir şekilde fotoğrafı olmuştu. Arkadaşlardan bazıları kamp alanına dönerek kahvaltı hazırlıklarına başladı. En son Cihan, Olcay ve ben birkaç zıplama fotoğrafı daha çekerek zirveden aşağı çadırların yanına indik. Ocaklar yakılmış. Çaylar demlenmiş herkes birbirine çay ya da kahvaltılık ikram ediyordu. Kalan bisküvileri çıkarıp herkese dağıttım. İlkşen de kendi yaptığı böreklerden ikram etti. Ayla çayı hazırlamıştı. Bir bardak uzattı çadırın içinden dışarı. Çay içimi ısıttı. Yavaş yavaş kahvaltılarımızı paylaşarak bitirdik. Çadırlar toplanmaya başlandı. Bir yandan da yakabileceğimiz çöpler için kalan odunlarla bir ateş yakıldı. Plastik ve yanmayan çöpler bir yerde toplandı. Poşetlerle yanımızda götürecektik. Doğada hiçbir şey bırakmamak gerekti. Kalan ekmekleri taşların üzerine yaban hayvanların yiyebilmesi için bıraktık. “Aslında bu yanlış. Yaban hayvanlarının alışık olduğu yiyecekler değil. Ve bu yüzden onların organizmalarının bozulmasına neden olabilir” dedi Ömer hoca. Haklıydı. Yaban hayvanlarının yiyecek düzeni bozulacaktı. Toplayabildiğimiz ekmek kalıntılarını da topladık. Çadırlar toplanıp sırt çantaları hazırlandı. Dönüş yükü daha hafifti. Muzaffer hocam yanıma geldi. “Sen, ben ve Cihan üçümüz, en son, artçı olarak inelim, yardıma ihtiyacı olanları toplayabiliriz dedi. Biz bu şekilde en son kamp yerinden ayrıldık kalan çöpleri de alarak. Çöp poşeti çantanın arkasından sallanıyordu. Sevgili, yüce kızlar sivrisi dağı. Teşekkürler sana. Bizi bir kez daha zirvende barındırdın. Sağ salim evimize dönmemize izin verdin. Özleyeceğiz seni. 


banner355

Etiketler; #zirvede #nişan

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.