Atalarımız 'Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derken, sanırım geçmişi çabuk unutmamızdan söz etmiş olmalılar! Kimi dinozorlar, sürekli geçmişe öykünerek, öve öve bitiremezler. Geçmişin neresini övdükleri de pek belli değildir....

Atalarımız “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derken, sanırım geçmişi çabuk unutmamızdan söz etmiş olmalılar!
Kimi dinozorlar, sürekli geçmişe öykünerek, öve öve bitiremezler.
Geçmişin neresini övdükleri de pek belli değildir.
Geçmişte, yoksul birisine yardım edilmesini hatta bir kap yemek verilmesini bile öve öve bitiremezler.
1940’larda, kentlerde bile insanların evlerinde ahır ve kümes vardı.
İnek besler, etinden, sütünden, tavuğun da yumurtasından ve etinden yararlanırlardı.
İnsanlar önemli ihtiyaçlarını kendileri karşılardı.
Para ile aldıkları şey, un, tuz, şeker, gazyağı idi.
Bugün mobilya dediğimiz ev eşyaları yok gibi bir şeydi.
Televizyonun, bilgisayarın, telefonun, buzdolabı ve çamaşır makinesinin olmamasını bırakın, evlerde elektriğin, suyun bulunmadığı, aydınlatmanın gaz lambasıyla, suyun mahallenin çeşmesinden kovalarla taşındığı, herkesin yamalı pantolon ve ceketle gezdiği, ayakkabı yerine çarık giyilen dönemleri bile ballandıra ballandıra anlatanlar var.
Bir kentten bir başka kente birkaç günde gidildiği, aynı ilin ilçelerinin bile bir günde ancak varılabildiği, yolun olmadığı, otomobilin ise parmakla sayılacak kadar az olduğu dönemlerde, insanlar bulunduğu ilde, ilçede ve de köyde gardiyansız hapishanede yaşar gibi yaşandığı dönemleri günümüzün gençliğine anlatmak ve onları buna inandırmak tabii ki çok zor.
Ama, kimi beyinsizler, bugünü kötüleme adına, dünü öylesine övüyorlar ki, bu dönemleri bire bir yaşamış, bu sıkıntıları ve de zorlukları çekmiş biri olarak, ben bile, benim yaşadıklarım hayal, bunların anlattıkları gerçek mi diye tereddüde düştüğüm bile oluyor!
Hani kentin gürültüsünden bıkan, kırda ya da ormanlık bir yerde sakin bir yaşamın özlemini çekenlerin, böyle bir yere bir aylığına değil bir haftalığına bile gittiklerinde, iki, üç gün kaldıktan sonra sıkılıp dönmelerine karşın, yine de gürültüden uzak, yalnızlığın ve de sakin bir ortamın özleminden söz ederek, en ücra köşelerdeki yeşillikler içindeki bir doğal güzelliğin hayalini kurmaları, bana hep bir çelişki hatta tirajikomik bir vaka gibi gelmiştir.
Tarzan’a özenmek başka, Tarzan gibi yaşamaya kalkmak ya da yaşamaksa bambaşka bir şeydir!