| |||||||||||
| |||||||||||
|
| |||||||||||
HABER ARAEN ÇOK OKUNAN HABERLERSON YORUMLANANLAR |
Gelirken belediye sarayını adliye sarayı zannediyordum
ALANYA'NIN UNUTULMAZ BAŞSAVCILARINDAN SELAMİ HATİPOĞLU, AKZAMBAK'I VE ADALET SARAYI'NIN MÜCADELE SÜRECİNİ İLK KEZ YENİ ALANYA'YA ANLATTI Gelirken belediye sarayını adliye sarayı zannediyordum Hatipoğlu, 'Mehmet Amca' dediği Akzambak'ın Adliye Sarayı'nın yapımındaki emeklerini şöyle özetliyor: Ciddi teşebbüslerin saygıdeğer devlet adamı, üstün insan Mehmet Akzambak sayesinde başlatıldığını belirtmek benim için bir borçtur ALANYA Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaparken 2003 yılında Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan ve geçen yıl Edirne Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapmaya başlayan Selami Hatipoğlu, o süreci tüm ayrıntılarıyla ilk kez Yeni Alanya'ya anlattı. İşte Hatipoğlu'nun kaleminden Akzambak ve Adliye Sarayı öyküsü: MEHMET AMCA Geçenlerde postayla gönderilen “Geçmiş zaman olur ki” başlığını taşıyan kitabını görünce, bir çırpıda okuyacağımı ve geçmiş zaman hatıralarını yad edeceğimi nasıl bilebilirdim ki… Kitabın yazarı elbette ki; Devlet adamı kimliği her zaman ağır basan, diplomat görünümlü, yaptığı görevlerde her daim ilklere imza atan, Valilik kadrosundan emekli, Ordu, Kocaeli, İstanbul eski Emniyet Müdürü, Polis Akademisi Müdürü, Polis Vakfı kurucusu, Güreş Federasyonu Başkanı, Beden Terbiyesi Genel Müdürü, emekliliğinde hukuk müşaviri ve yazar olarak kendini gösteren Mehmet Akzambak’tan başkası olamazdı. Kitabı okumaya başlayınca, zaman tünelinden geçer gibi tüm hatıralar gözümde canlanıverdi birden… Mehmet Amca’yı, Alanya Cumhuriyet Başsavcılığı görevine başladıktan kısa bir süre sonra, 1999 yılı Eylül ayı sonlarında ziyaretime geldiğinde tanımıştım. Yavaş adımlarla odaya girip tane tane konuşarak kendisini; "Valilik kadrosundan emekli, eski İstanbul Emniyet Müdür Vekili ve hukukçu, hâlen Alantur Hotel’de hukuk müşaviri olarak görev yapmaktayım" diye tanıtan ve emekli emniyetçiden çok "diplomat görünümlü" bu zatın önemli bir kişilik olduğu her halinden kendini belli etmekteydi. Rutin tanışma faslından sonra, Sevgili Mehmet Amca’nın; Polis Akademisi Müdürlüğü, Polis Vakfı kuruculuğu, Güreş Federasyonu Başkanlığı, yurtdışında yüksek lisans, Emniyet Yabancılar Daire Başkanlığı gibi görevler yaptığını, aynı zamanda bugün yaşı 60 ve üzerinde olan çoğu emekli, bir kısmı ise hâlen görevde olan Vali ve Emniyet Müdürlerinin hocası olduğunu öğrenince doğrusunu isterseniz hayretimi gizleyememiştim. Bunun yanında, Mehmet Amca’nın; “İnsan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerin yer aldığı 4 ciltlik kitap yazdığını ve “Cumhuriyetin ilk Adalet Bakanı” M. Esat Bozkurt adına da bir kitap hazırlığı içinde olduğunu öğrenince kendisine kalben yakınlığım daha da artmıştı. Nezaketi hiçbir zaman elden bırakmayan Mehmet Amca; sözünü ettiği ve TBMM tarafından basımı yapılan kitabını tanıtmak, bir arada yemek yemek amacıyla benden hukukçu meslektaşları toplayıp-toplayamayacağımı belirterek, vaki davetini yaptıktan sonra makamdan ayrıldı. Bu arada bu kıt imkânlar içinde hizmet vermeye çalışan ve hükümet konağının içine sıkışmış vaziyetteki adliyenin yenisinin yapımı konusunda çalışmalar başlatılması gerektiğini de bana bilgi notu olarak aktarmıştı. Hükümet konağının bir köşesine sıkışmış vaziyette köhnemiş bir adalet binasının varlığını düşünmeksizin ve deniz kıyısındaki belediye sarayının da adliye sarayı olabileceği tahminlerini yürüterek geldiğiniz Türkiye’nin Avrupa’ya açılan turistik bir ilçesi olan Alanya’da, elbette yapmamız gereken ilk iş; adalet binası inşaatıydı. Bu düşüncelerle ilk raporumuzu hazırlarken, aradan 10 gün kadar geçtikten sonra, bir kısım Hakim-Savcı arkadaşlarla birlikte bir öğle vakti, vaki davet üzerine Kestel-Alantur Hotel'de buluştuk. Mehmet Amca ve otel görevlileri bizleri karşılayıp yer gösterdiler. Açık havada öğle yemeğine geçtiğimizde Mehmet Akzambak imzalı 4 ciltlik "İnsan Hakları" kitabından birer takımının da masamızda hazır olduğunu görmemiz Mehmet Amca’nın tertip ve düzene önem verdiğinin bariz göstergelerinden biri olarak ortaya çıkmıştı bile. Nitekim yemek faslında tane tane konuşarak; Türk rivierası olarak kabul edilen Alanya’ya yeni bir bina kazandırılması fikrini tekrar açtıklarında, kendilerine "Göreve başladığım günün ertesinde sevgili dostum, gazeteci Mehmet Ali Dim’in, daha önceki çalıştığım ilçeyi kast ederek (Yeni göreve başlayan Başsavcıdan izlenimler, Zile'de bile adliye var) başlığını manşet olarak attığını, bu hususta ayrıntılı bir rapor hazırlayarak Adalet Bakanlığı'na sunduğumu, projesi hazır olan binayla ilgili Adalet Bakanı'nın onay vermesi halinde bunun olabileceğini" aktardım. Kendisi her zamanki nezaketi elden bırakmayan üslubuyla, "Hay Hay, bana ne görev düşerse yardımcı olmaya hazırım" demekle yetinmişti. Meslektaşlarımız ve ben Alantur’daki öğle yemeğinden güzel izlenimlerle ayrılmıştık. Adalet Bakanlığı'na yazdığımız yazıların cevabının (sene sonu olması nedeniyle) o yıl için gelmesi elbette beklenemezdi. Ancak yine de; işin adı konsun diye Adalet Bakanlığı Teknik İşleri Dairesi başkanlığından küçük bir miktar (sembolik) ödenek ayrılarak inşaat işinin başlatılabileceği mesajı verilmiş oldu. Bu durum aynı zamanda 2003 yılı Aralık ayında Yeni Alanya Gazetesi'nin haberine de konu oldu. Haber "Adliye inşaatına 100 liralık ödenek" başlığı ile çıksa da, işaret fişeği atılmıştı bir kere… Mehmet Amca bundan sonra bir kez daha adliyeye geldi. Yeni yazacağı kitabın Adalet eski Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ile ilgili olacağını, buna dair araştırma yaptığını söyledi. Ben de kendisine Kültür Bakanlığı'nın yayınladığı, yazarı Cihan Yamakoğlu olan bir kitap bulunduğunu, piyasada olmadığını, isterse İlçe Halk Kütüphanesi'ne sorabileceğimi söyledim. O da memnun oldu. Kitabı ilçe kütüphanesinden bulabildik. Ancak fotokopisini alarak yetinmek zorunda kalmıştık. Mehmet Amca’nın bu arada Ankara’ya gideceğini, Meclis'e uğrayacağını, Sayın Bakan ile görüşeceğini öğrenince "Gerekirse randevu işini" ayarlayabileceğini söylemesi üzerine ben de Adliye inşaatı işlemlerine hız vermiştim. Bir müddet sonra Mehmet Amca Ankara’dan döndü ve 28 Şubat 2000 tarihinde Sayın Bakan’ın bizleri beklediğini haber verdi. Artık adliye için çok şey yapılabilirdi. Belirtilen gün Ankara’ya hareket ettik. Alanya'dan oluşturulan ekibe Sayın Belediye Başkanı Hasan Sipahioğlu, Ticaret Odası Başkanı Kerim Taç, Adliye Yaptırma Yaşatma Derneği Başkanı Av. Levent Dim, o zamanki iktidar partileri ilçe başkanları, Antalya Milletvekili Cengiz Aydoğan ve Mehmet Akzambak katıldılar. Sağ olsunlar Bakan bey bizi çok iyi karşıladılar. Adliye inşaatının projesini bize gösterdiler. En kısa sürede yapılması için talimat verdiklerini ve temel atma törenine gelmek istediklerini söylemeyi de ihmal etmediler. Heyet istediğini elde etmişti. Elbette toplantıdan en mutlu ayrılanlar arasında ben ve Mehmet Amca vardık. Alanya’ya geldiğimde göreve başladığım ilk gün, adliye inşaatının eksikliğini anlatan ve bunun yapılmasını söyleyenler gerçi sevgili dostum Av. Osman Doğan ile Av. Atilla Emek ve aynı zamanda Emekli (Onursal) Yargıtay Üyesi Cemal Amca (Can) olmakla birlikte, ciddi teşebbüslerin saygıdeğer devlet adamı, üstün insan Mehmet Akzambak sayesinde başlatıldığını belirtmek benim için bir borçtur. Mehmet Amca kadirşinaslık gösterip bana da gönderdiği "Geçmiş Zaman Olur ki" isimli kitabının üzerine el yazısıyla "… Bu kitap sizi anmaktan gurur duyar, Alanya’ya kazandırdığınız Adliye Sarayı’ndan size derin saygılarımla sunuyorum, hep başarının kaynağı elinizde olsun…21.01.2010" cümlesini yazarak bizi de anmak lütfunda bulunmuşlarsa da; Alanya’ya Adalet Sarayı kazandırmak düşüncesinin esasen, bu fikre gönülden destek veren tüm Alanyalılar'a ait olduğunu söylemek isterim. Mehmet Amca işaret fişeğini yakmış, basın ve kamuoyu hep yanımızda olmuş, bizlerin katkısı ise hizmetin yapılmasına aracı olmaktan öteye geçmemiştir. İlk tanışma ve Adalet Sarayı inşaatıyla ilgili çabaların anlatıldığı bu bölümle yazıya girişten sonra, Alanya’daki görevimden ayrıldıktan sonra da hiçbir zaman irtibatı kesmediğim değerli kişilik Mehmet Amca’yı anlatmaya bir kitabın kafi gelemeyeceği kanaatindeyim. Kendisinin görev aldığı tüm branşlarda kurucu rol oynadığı, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde yaptığı görevler itibariyle ilklerin adamı olduğunu söylemek herhalde mübalağa sayılmaz. Eski Bakanlardan İsmet Sezgin’in; Güreş Federasyonu Başkanlığı'na getirildikten sonra sarf ettiği "Memlekette 10 tane Mehmet Akzambak olsa Türk sporu kurtulur" cümlesi, O'nun vazife anlayışının, güreş yaptığı dönemlerden eski öğrencisi, halen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Özdemir Özok’un "Benim gördüğüm en dürüst adam, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden emekli olduğunda bir evi bile yoktu..." cümlesi, O’nun dürüstlüğünün, Aydın eski, şu an Merkez Valisi olan Mustafa Malay’ın "Polis Akademisi'ni birincilikle bitirdiğimde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okumam için teşviklerini, babacanlığını ve insanlığını hiç unutamadığım tek kişidir" cümlesi O'nun insanlığının, emekliliğinden yıllar sonra 05.09.1984 tarihinde Hıncal Uluç'un "Akzambak göreve" başlığıyla yazdığı yazı, O'nun bürokrasi hayatının, İstanbul Emniyet Müdürü iken gördüğü yanlış bir uygulama üzerine verdiği istifa dilekçesini geri almak için dönemin İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün "Ben Akzambak’tan memnunum" demesine rağmen bu emeklilikten vazgeçmeyişinin O’nun doğru bildiklerinden asla taviz vermemesinin, boynundaki kireçlenmeye bağlı İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne giderken uğradığı Denizli'de, hayatta olduğunu öğrendiği eski güreşçi Hasan Güngör’ü ziyareti O’nun vefasının, bir açılış sonrasında 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yıllar sonra ismini unutmayarak "Akzambak nasılsın?" demesi O’nun unutulmaz adam olmasının, Almanya’da karşılaştığı Hukuk Fakültesi'nden hocası Profesör Hirsch’in "Sen neredesin, o zaman gittin seni asistanım yapacaktım" cümlesi O’nun her zaman aranan adam olma özelliğinin, 28.07.1951 tarihinde Cenevre’de imzalanmış olan ve ihtirazi kayıt dermeyan etmeden imzalamak zorunda kalacağımız "Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair" uluslararası sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinlerinin orijinallerini bulup karşılaştırarak Türk Devleti aleyhine olabilecek hükümleri şahsi gayretiyle bulabilmesinin, O’nun diplomat hassasiyetinde ülke menfaatlerini uluslararası arenada savunan diplomat kişiliğinin, "Uluslararası Metinlerde İnsan Hakları" kitabını yazdıktan sonra insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı iken Prof. Dr. Hikmet Sami Türk ile görüşerek devlet memurlarının sicilindeki sütunlara "İnsan haklarına saygısı" bölümünün eklenmesine ön ayak olmasının, O’nun insana verdiği değerin tezahürüdür diyebiliriz. Bu açıklamalardan sonra, 463 sayfalık “Geçmiş zaman olur ki” kitabındaki önemli şahsiyetleri, olayları ve yazılanları anlatmak bana düşmez elbette. İngiltere’ye gidişten başlayan yurt dışı görevler, Hasan Ali Yücel’le karşılaşması, Amerika seyahati, Emniyet Müdürlükleri, Yabancılar Daire Başkanlığı, Emniyet Genel Müdür Yardımcılığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Amerika’da Alparslan Türkeş’le karşılaşması, 6-7 Eylül olayları, Menderes’in koruma hizmetleri, 27 Mayıs ihtilali, Polis Vakfı ve Polis Akademisi Başkanlığı, Güreş Federasyonu Başkanlığı, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, Deniz Gezmiş’le karşılaşması, emeklikten sonra İntercontinental Hotel’de güvenlik amirliği, 1 Mayıs 1977 olayları, Yemen'deki Marib Baraj inşaatı gibi bir çok görevlerle ilgili ayrıntıların hepsinin kitaptan okunması daha yerinde olacaktır. Ancak, Alanya’da kaldığım günler de dahil, Denizli iline Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmamın akabinde de birçok kereler görüştüğümüzde; hep anılarını tazeleyen Mehmet Amca’ya 1952 yılında İngiltere'ye ilk gidişinde Victoria Railway Station’da karşılaştığı şişman polis memurunun durup-durmadığını sorar, "Acaba İngiltere’ye beraber gidersek o şişman polis memurunu görebilir miyiz?" diye şakavari sözlerle konuşmaya başlardık. 22.08.1952'de İngilizce öğrenmek için gittiği Londra’ya ayak basışı Mehmet Amca’nın memuriyetten öte devlet adamlığına adım atışının da başlangıcı olmuştur. Ama her şeyden önemlisi, Türk Devleti adına Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinden gönderilen öğrenci olan Mehmet Amca’nın yabancı dil eğitimini almak üzere gittiği Londra’da, trafik kazalarını önleme komitesinin tüm toplum katmanlarına ulaştırdığı sloganı, O'nun aynı zamanda hayat düsturunu da özetleyen bir cümle halini almıştır: Courtesy is politeness and originates in kindness… Courtesy gains esteem and good-will of others… (İzin vermek kibarlıktan sayılır, temelinde tolore etmek (hoş görmek, hoş görüye sığınma) vardır) Mehmet Amca’nın hayatı boyunca iş disiplinini sağlayan en önemli faktör ise, İngilizlerin ikinci cihan harbinde hazırladıkları “Yön eylem planları"ndaki intizamdır. Bu sebepledir ki; Mehmet Amca nezaketi elden bırakmayan davranışıyla, her şeyi not eden ve planlı çalışan bir bürokrattan da öte diplomat edalı devlet adamlığıyla ve insanlığıyla hep hatırlanacaktır. Mehmet Amca’nın aslında, uzun süredir eşinin yanında olmamasına rağmen yalnızlığı içselleştirmiş duygulu bir insan olduğunu belirtmeliyim. Chopin’den romantik noktürn müzik ve kırmızı şarap eşliğinde hafif loş ışıkta yenen akşam yemeği kendisini çok duygulandırır, İstanbul’da görev yaptığı zamandan tanıdığı Manuk Zümrüt’ten kalan; Gülistan olurdum, Bana bir gül takan olsa, Ummanlara ulaşırdım, Yanım sıra akan olsa, İçimde neler görürdü, Gözlerime bakan olsa, Gönül köşedeki fener Akşamları yakan olsa, dizelerini bir İngiliz asilzadesi gibi okuyarak ruh dünyamızı anlatırdı. Ben de ne zaman bu şiiri duysam ünlü Şair Yahya Kemal’in; “Dünyada ne ikbal ne servet dileriz, hatta ne de ukbada saadet dileriz. Aşkın gül açan, bülbül öten vaktinde, yaranla tarab yâr ile vuslat dileriz” dizelerini hatırlardım. Bir keresinde de; her daim Esnaf Odası başkanı olasıca sevgili dostumuz Ahmet Sert refakatinde Gedevet Yaylası gezisine giderken, o zamanlar Alanya Belediyesi'nce yeni dizayn edilmiş seyir terasından şehre bakarken; Alanya Kalesi, mavi deniz, Kızılkule ve adliye inşaatını görünce; "Aman Başsavcım kaç yıldır Alanya’dayım, buralara dahi gelmek nasip olmadı, çok duygulandım" dediğini hatırlıyorum. Bu söz üzerine Ahmet Sert durur mu? "Mehmet Amca daha yukarılarda neler göreceksin?" demesiyle hareket edip soluğu 9 oluklu çeşmede almıştık. Çok iyi bir gözlemci olarak ilk kez gördüğü bir yeniliği hemen hayata geçirmede çok mahir olan Mehmet Amca'nın; hafızasının kuvvetli olmasının da bunda önemli etken olduğu anlaşılmaktadır. Zaman zaman bir araya geldiğimizde ve yemekli sohbetlerde, küçüklüğüne kadar hayatının tüm ayrıntılarını hatırlar, değirmen işçisi olarak ekmek parası kazanmak üzere İzmir yöresine giden babasının güneşin batışı vaktinde evden ayrılışını hiç unutamadığını, bunu hatırladıkça da ağır bir hüzne daldığını anlardım. Şair Edip Cansever'in "Mazi kalbimde bir yara, bahtım saçlarımdan kara" dizelerinde anlatılan bu hüzünlü atmosfer Yahya Kemal’in dediği gibi "Kederler insanı vaktinden önce yıpratıyor, Bu doğru! Kış günü solgun güneş erken batıyor” formatında devam ederdi. Akşam vaktinin hüznünü dağıtmak için bir araya geldiğimiz bir günün gecesinde, "Artık yaşlandım, ne olacağımız belli değil, evde sadece bir şahsi tabancam var, onu kime vereyim?" dediğinde "Kendi yakınlarından birine ver" demem üzerine "Bu silahı sana hibe ediyorum, resmi işlemlere esas belgeye de 'Diğerkam şahsiyet Alanya Cumhuriyet Başsavcısı Selami Hatipoğlu'na hibemdir' ibarelerinin yer almasını istediğini belirtmesi beni de çok duygulandırmıştır. Aynen Alanya aşığı Sevgili Haşim Hoca’nın (Yetkin) "Dünden Bugüne Alanya" kitabının ikinci baskısında "Alanya’da görev alan kamu görevlileri" bölümüne senin ismini de yazacağım dediğinde duygulandığım gibi. Alanya ilçesinden Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanmamı takiben röportaj yapan Yeni Alanya Gazetesi Muhabiri'nin "Alanya’da neleri unutamazsınız?" diye başlayan sorusuna "Şehrin doğusundan batısına doğru sabahın erken vakti yürüyüşümü, günün ilk ışıklarının Kızılkule'ye vuruşunu, balıkçılar kahvesinde gevrek simit eşliğinde sıcak çayı yudumlayışımı, Pazar sabahları emekli öğretmen Haşim Hoca’nın sağlıklı yaşam yürüyüşünü ve bazen de Arabın teknesinin denize açılışını hiç unutamam" diye cevap vermiştim. Mehmet Amca da, ekmek parası için bile olsa babasının evi akşam vakti terk edişinin verdiği ayrılık hüznü nedeniyle gün batımını hiç sevmez, Kestel kasabasındaki küçük evinde, kitap yığınları arasındaki odasından Alanyalıların "Muşmula" dedikleri yeni dünya ağaçları altında duran portakal rengini andırır 1975 model Volkswagen marka aracının yanından Alanya Kalesi'ne doğru bakar, Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur; Ah aklımdan ölümüm geçer; Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. Ve gönül Tanrısına der ki: -Pervam yok verdiğin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki Gün eksilmesin penceremden mısralarını terennüm ederdi. Mehmet Amca, bazen de tatlı hatıralar rüzgarına dalar, Ortaokuldaki Fransızca öğretmeni Emil ve Celalettin Rodoslu gibi hocaların katkısını unutmaz, hatta hocanın Fransızca öğrenmeye renk katmak ve çeviri hatalarını göstermek için tekrarladığı, Je manger une egyptıen, İl reste dans la bosphore, Öhö Öhö je dit, je dit, Ne pas sortir, deyişini gülerek anlatırdı. Yine güçlü hafızasıyla İngilizce öğrendiği günlerden kalan Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi'nden Dr. Ahmet Uysal’ın bir kır gezisinde geride kalanlar için söylediği "You must walk more quickly" (Daha hızlı yürümelisin) sözcüğünü hiç unutmadığını ve bu cümlenin Londra’ya ilk ayak bastığı yer olan Victoria Railway Station’da karşılaştığı şişman polisle rahat anlaşmasının başlangıcı olduğunu söylerdi. Bu tatlı anlatım sonunda ben de o tarihlerde yeni vizyona giren (Kasım 2001) Harry Potter-1 ismiyle ünlenen fantastik çocuk filminde baş karakter Harry’nin, Cadılık ve Büyücülük okuluna gitmek üzere Hogward Ekspresi'ne bindiği 9 numaralı peronun bulunduğu yerin Mehmet Amca’nın anlattığı istasyon olup olmadığını düşünür, fazla kafası karışmasın ve hatıralar bozulmasın diye bu düşüncemi kendisine aktaramazdım. Fakültedeki Roma Hukuku hocasının söylediği evlenmenin Latince ifadesini 1946 yılından bu yana unutmadan tekrarlardı. Nuptie Sund Conioctivo maris e feminae consorcium omnis vitae divini e umani Juris cominicatio… Bazen de Liverpool kentindeki bir maçta yer bulunmayışı nedeniyle polislerin kendisini stad içine alışını hatırlar, bu futbol takımına olan hayranlığını dile getirir, herkesçe çok bilinen Liverpool futbol takımının marşını terennüm ederdi: Walk on, through the wind, Walk on, through the rain, Though your dreams be tossed and blown, Walk on, walk on with hope in your heart, And you’ll never walk alone, You’ll never walk alone. Bazen de, o zamanlar çalıştığı Alantur Hotel’den akşam vakti erik ve yeni dünya ağaçlarının gölgesindeki küçük uzlethanesine dönmek için portakal rengi Vosvos'una bindiğinde, G.Gina’nın seslendirdiği "Ti Amo" şarkısını hatırlar, Kestel Sunset Hotel kavşağından geri dönüp Dim Çayı yoluna girdikten sonra Paradise Hotel yakınında ağırlaşan arabasının teybinde bu şarkının sözlerini mırıldanırdı: I remember sunsets on fire, Nights of endless passion, Burning with desire I close my eyes, I can see your smile, Sky is clear, the ocean blue, I’m in paradise with you Ti Amo………. Ankara Hukuk Fakültesi 1. sınıfta iken Hukuk Başlangıcı dersi hocası Prof. Dr. Sabri Şakir Ansay'ın "Sen Akzambak gibi saf ve temiz nadide bir çiçek gibi ol…" sözünü hatırlayarak, O'nu saf ve temiz kalabilen nadide bir insan olarak hep hatırlayacağım… 1004 defa okundu
|
EN ÇOK OKUNAN YAZILARGALERİVİDEO ARA |
|||||||||
|
Copyright © 1999-2010 Tüm hakları saklıdır.
Dim Medya A.Ş. |
|||||||||||