banner391
banner405

İşte ‘Ortadoğu’ gerçeği

Alanya Kalesi’nde yazlığı bulunan ve Enver Paşa’nın torunu olan Osman Mayatepek, 1992’de Başbakan Demirel’in isteği üzerine dönemin İsrail Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Eitan Ben Eliyahu ile yaptığı görüşmenin içeriğini 23 yıl sonra ilk kez açıkladı: Eliyahu, İsrail ve ABD tarafından korunan bir müttefik olan Barzani’ye Türkiye’nin de güvenmesini istedi. Bunları Sayın Demirel’e anlattığımda hiç şaşırmadı

İşte ‘Ortadoğu’ gerçeği

banner404
ENVER Paşa’nın torunu oluşunun yanı sıra Sultan Abdülmecit’in soyundan gelen bir isim olan Mayatepek, yaz aylarını Alanya’da geçiriyor. Alanya aşığı bir isim olan Mayatepek, yıllarca Amerika’da yaşadı, aynı zamanda Yeni Alanya Yazarı ve Alanya’nın Brezilya Fahri Konsolosluğu görevini yürütüyor. İşte Mayatepek’in, bizzat İsrail’de gözlemlediği Ortadoğu gerçeğini ortaya koyan anılarına ilişkin makalesi: 
 PARAVAN ŞİRKETLER KULLANILDI
Güncel olaylara ışık tutan bu konuyu  kaleme almak için uzun seneler bekledim.  Hassas olduğu kadar açıklayıcı bir mevzudur ve 1990’ların başında gerçekleşmiştir.
Zamanın Tel Aviv Büyükelçisi, İsrail ile hem iş imkanlarını araştırmak, hem de Kudüs, Betlehem vs. gibi tarihi mekanları görmem için beni 1992’de davet etmişti. Ondan evvel düşük bir diplomatik seviyede olan ilişkilerimiz yeni ve karşılıklı olarak Büyükelçi seviyesine yükseltilmişti.

Dönemin Sayın Başbakanı Süleyman Demirel, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Siyami Taştan ve SSM Müsteşarı Vahit Erdem ile bizzat istişare yapıp, genel ticari ilişkiler ve özel olarak askeri sahada işbirliği hakkında görüş istedim.





İsrail ile her zaman askeri sahalarda işbirliği yapılmıştır ama Arap dünyasının hassasiyeti göz önünde bulundurularak İtalyan, Belçika, Fransa vs. gibi paravan şirketler kullanılarak alımlar gerçekleşmiştir.
Sayın Demirel bana gayet net ve açık bir şekilde İsrail ile askeri sahada direkt işbirliğine hazır olduğumuzu ifade edip, bunu İsrail yetkililerine iletmemi söylemiştir. Vahit bey ile de bu konularda neler yapılabileceği hakkında fikir teatisinde bulunduk. Ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanı Siyami Taştan, ziyaretimde bana İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Herzie Bodinger ile yakın ilişkileri olduğunu ve müşterek bazı tatbikatlar dahil, eğitim vs. gibi konularda işbirliğini düşündüğünü söylememi rica etmiştir.
Normal şartlar altında iş adamları İsrail’de Kuvvet Komutanları vs. ile temas kurmaz, kuramaz. Benim ise özel konumum, hem Türkiye’den mesaj getiren bir şahıs, hem de Tel Aviv Büyükelçi’sinin gösterdiği özel ilgi ve alakadan dolayı bambaşka bir statüye tabii tutuldum. Yoksa görüşeceğim normal adres Savunma Bakanlığı’na bağlı bir birim olan  SIBAT  idi.
Randevu talebinde bulunulduğunda General Bodinger’in yurtdışında olduğu ama  Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Eitan Ben Eliyahu’nun bana ve yanımdaki ekip (Tel Aviv Büyükelçimiz ve eski bir yüksek düzey İsrail diplomatı olan, mühim görevlerde bulunmuş, kuvvetle muhtemel İsrail istihbarat servisleri ile irtibatta olan bir İsrail vatandaşı) için ancak 15 dakika ayırabileceği söylenmiştir. Bir İran Yahudisi  olan Ben Eliyahu bilahare Bodinger’den sonra  1 Temmuz 1996-4 Nisan 2000  tarihleri arasında Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapmıştır.


Verilen saat ve günde randevuya gidilmiş, resmi ve nazik bir şekilde Ben Eliyahu’nun makamında karşılanmış, “İsrail’i gezebildiniz mi?”  vs. gibi 5-10 dakikalık hoş sohbetten sonra Ben Eliyahu’nun beni dinlemekten ziyade bana bir şeyler anlatmak çabasında olduğunu idrak ettim. 
Kendisine Bodinger’e aktarmak üzere Siyami Paşa’nın selamını ve mesajını aktardıktan sonra mesele Ortadoğu problemleri ve muhtemel çözümlere döndü. Görüşmemizin İsrail’in bakış açısından bir tesadüf veya nezaket ziyaretinden ibaret olmadığını anlamak pek zor olmadı. Konulara son derece hakim olan Ben Eliyahu Filistinlilerin durumu, güvenlik sorun ve problemleri vs. gibi konuları özetledikten sonra tamamen Barzani konusuna odaklandı.
Barzani’nin bölgede denge sağlayabilecek büyük güç ve petrol imkanlarına sahip olduğunu beyan eden Ben Eliyahu, Türkiye’nin Barzani’yi tamamen bir müttefik olarak görmesi icap ettiğini söyledi. Barzani kuvvetlerinin PKK’ya karşı bile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanında yer alacağı hakkında İsrail’e teminat verdiğini belirten Ben Eliyahu, hatta bir aralık Türk Hava Kuvvetlerinin yanlışlıkla “PKK’yı vuruyoruz” diye Barzani’nin  30 kadar peşmergesini  öldürdüğünü fakat Barzani’nin bu meseleyi dostluğunun bir teyidi olarak ortaya bile çıkarmaya çalışmadığını ifade etti. Bu arada Talabani’yi  ise bir satır ile güvenilmez ve rağbet edilmemesi gereken birisi olarak gördüğünü de net bir şekilde belirtti.
Netice olarak 15 dakikalık randevu 1 saat 45   dakika sürdü ve Barzani’nin İsrail ve dolayısı ile ABD tarafından korunan bir müttefik olduğu, en azından benim tarafımdan 1992 senesinde netleşti. 
Çok bariz olan ABD-İsrail-Türkiye üçgeni konsepti çerçevesinde bir işbirliği ile bölgede bir denge unsuru yaratılacağı ve barış yolunda ciddi bir yol almanın en geçerli formülü olduğu açıklanmıştı. Bu görüşe bizim Büyükelçimiz de tamamen katılıyordu.
Bu raporu şifahi olarak Sayın Demirel’e döner dönmez anlattım. Pek şaşırdığı söylenemez ama bana bu teyit için içten ve samimi bir teşekkür ettiğini rahatça ifade edebilirim. O da zaten durumun idrakında idi.
Bu günkü geo-stratejik ve politik dengelere bakarsak, 23 sene evvel yapılmış olan bir görüşmenin teyitlerini görmek ve anlamak pek de zor olmasa gerek.
BARZANİ AİLESİ YAHUDİ Mİ?
Barzani’nin İsrail ve ABD desteğine hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde sahip olduğunu belirttikten sonra bir de iddiaya dikkat çekmek isterim. Bazı kaynaklarda, Barzani ailesinin Yahudi olduğu ve içlerinde haham bile olduğu iddia edilir. (Misal olarak 1858’de Musul Hahamı Sallum Barzani gösterilebilir.) Zaten Mustafa Barzani’nin, senelerce İsrail ile sıkı ilişkilerde bulunması bu tezi güçlendiren bir unsurdur.
Buna bir de Barzani’nin 10 yıllık IKYB süresinin bitmesine ve muhalefet partilerinin yüklenmesine rağmen, ABD’nin resmi olarak İsrail destek ve baskısı ile “Barzani ile devam” demesi için diyecek fazla bir laf kalmıyor.
Ama benim asıl konum Barzani hakkında istihbarat toplamak değil, İsrail tarafına “Artık sizinle direkt askeri sahada işbirliğine hazırız” demekti.
Bu göreve İsrail Savunma Bakanlığı Genel Müdürü (Fiilen Müsteşar) olan Emekli Hava  Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral  David  Ivry’den başlamaya karar verdim.


Zaten o dönemde İzak Rabin hem Başbakan hem de Milli Savunma Bakanı olduğu için de facto Bakan Ivry idi.
Ivry’e durumu anlattım, pek fazla inanmış görünmedi. Ama hem Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi ile beraber ziyaretine gelen ve Başbakandan mesaj getiren birini çok hafife alamayacağının da  farkındaydı.


Hemen bu işlerin başında olan ve Savunma Bakanlığı’na bağlı bir birim olan SIBAT Başkanını çağırıp bana istediğim savunma sanayi şirketlerinde ve en yüksek düzeyde randevular ayarlanması için talimat verdi.
Spesifik bir ajanda olmadığı için bende TAI, IMI, TADIRAN, ELBİT, ELTA, IAI vs. gibi İsrail Savunma Sanayinin bel kemiği  olan şirketler ile görüşme istek ve talebimi belirttim. Ve hakikaten Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür seviyesinde ağırlandık. Ciddi görüşmeler, brifingler verildi ve en azından  Ivry’nin talimatı ve SIBAT Başkanı’nın direktifi ile gelen bir misafirin fevkalade ciddiye alınacak bir şahıs olduğuna şahit oldum.
Ama bütün şirket yöneticilerinde  bariz şüphecilik hissettim; durup dururken Türkler nasıl oldu da bizimle direkt iş yapmaya yanaşıyor!
Bu yoğun tempolu ve birkaç gün süren toplantı serisinden sonra, bir günümüzü kutsal yerleri gezmeye ayırdık. Pek tabii bunun başında Kudüs ve Mescidi Aksa gelir. Kudüs Başkonsolosumuz büyük bir nezaket gösterip hem güvenlik açısından eşim ve bana zırhlı bir Mercedes Jeep tahsis etti, hem de refakat etmek için bir konsolosluk memurunu (Çok iyi Arapça konuşan) Mihmandar olarak verdi. Kudüs’ü karış karış gezdikten sonra Mescidi Aksa’da günü noktalamak istedik.  
Giriş kapısında suratsız, şımarık ve terbiyesiz bir Arap görevli vardı. “Bu kapıdan ancak Müslümanlar girebilir” dedi. Bizim sakin Mihmandar kendi diplomatik pasaportunu ve bizlerin normal Türk pasaportlarını ibraz etti. İçlerinde “Dini İslam” diye net ve açık şekilde yazılı idi.
Beyefendi ne buyurur dersiniz, bize pişkin ve yüzsüz şekilde, Müslüman olduğunuzu ispat etmek için Kuran’dan kendi seçtiği ayetleri söylememizi istemez mi? Mihmandar’a, sükunetimi muhafaza ederek pasaportların T.C. devletinin verdiği pasaportlar olduğunu ve buna itibar edip artık uzatmaması gerektiğini söylemesini rica ettim. Özür dileyip, “Buyurun” diyeceğini beklerken, “Ya dediğimi yaparsınız veya giremezsiniz!” demez mi!
Tepem attı ve “Görüntü olarak sen pek bir insana benzemiyorsun, insan olduğunu tasdik eden resmi belge göster, biz de senin isteklerini yerine getirelim” dedim. Bir de “Buranın bakımı için devletimiz size her sene 2 milyon dolar hibe veriyor ve kanımızla bu yöreleri asırlarca Osmanlı korudu, unutma!” dedim.
İş fazla büyümeden bir amir olduğu anlaşılan şahıs aniden peyda oldu ve özür dileyip “Buyurun” dedi. Ama bizim kapıdaki hızını alamamış olmalı, bizi içeride de takip etmeye karar verdi.
Rahmetli eşim Neşe’nin fotoğraf makinesi vardı, bu sefer herif tutturdu, “İçeride resim çekmek yasak ve kamerayı bana vereceksin” diye. Fazla uzatmamak için kamerayı kayıt ettirip bıraktık. İçeride bizim Mihmandar benim Sultan Abdülmecit’in soyundan, dolayısı ile aynı zamanda Halife Efendimizin soyundan geldiğimi  beyan edince atmosfer 180 derece döndü. İltifatlar, el öpmeler başladığı gibi en hoşuma giden, bizim başımızın belası zatın çeşitli azar ve zılgıtlar yiyip, kamerayı eşime özür ile teslim edip, iki büklüm oradan ayrılması oldu. Kavganın eşiğinden dönmüştük ama artık rahat ve huzurlu şekilde ziyareti bitirme fırsatı doğmuştu.
Akşam Büyükelçi şerefimize yemek veriyordu ve Ivry, Sibat Başkanı dahil büyük şirketlerin yöneticilerini davet etmişti. Ben Ivry’nin yanında oturuyordum Toplantıların nasıl geçtiği, İsrail hakkında genel intibalarımı sorduktan sonra “Bugün Kudüs’te tatsız olaylar yaşamışsınız, üzüldüm” dedi. Şaşırmadım desem yalan olur. Tamamen şahsi bir ziyaret idi ve İsrail makamlarına en küçük bir bilgi dahi verilmemişti. Bunu kendisine ima ettim.
“Bak sevgili dostum” dedi ve şöyle devam etti: “Türkiye Başbakanı’nın bize mesaj vermek ile görevlendirdiği, Büyükelçi’nin itibar gösterdiği bir şahıs herhangi birisi değildir. Kendi istihbarat kaynaklarımızdan senin bugün Kudüs’ü ziyaret edeceğini biliyorduk. Tertibat almıştık. Bilhassa Mescidi Aksa için. Emirler ise ancak ciddi bir durumda sizin güvenliğinizi sağlamak için her türlü tedbire başvurmaktı. Sen farkında değildin ama içeride bile en az 6 tane iyi eğitilmiş koruma vardı. Bunlar gözünü kırpmadan ve en küçük tereddüt göstermeden sizi korumak için anında silahlarını çekip, tehlikeyi bertaraf edip, sizi oradan emniyetli şekilde uzaklaştırmak için eğitilmiş bir ekiptir.” Çok şükür ihtiyaç hasıl olmadı ve iş tatlı şekilde kapandı. Yemekten sonra bana bir tanesini tanıttı. Temiz yüzlü, yakışıklı, son derece terbiyeli, lisan hakimiyeti mükemmel ve görüntü olarak bir üniversite talebesi. “Evet Osman, bu teşhislerin hepsi yüzde 100 doğru ama görev durumunda bu çocuklar birer robotlaşmış ölüm makinasına döner” dedi. Bunların gördüğü eğitim başlı başına bir olaydır. Şaşkınlığımı gizleyemedim.


Ivry ertesi sabah makamına davet etti ve “Osman madem diyorsun ki artık Türkiye bizle direkt savunma işi yapmaya hazır, bir an evvel bir yerden başlayalım. Lütfen sor bakalım Türkiye’nin çok acil ihtiyacı olan bir şey var mı?” dedi. “Tamam, bana bir hafta müsaade” dedim.
Aynı akşam İsrailli dostumuzun evinde bir kokteyl/resepsiyon vardı. Oldukça kalabalık ve çok güzel bahçede, bir köşede sigarasını içen ve içkisini yavaş ve keyifle yudumlayan bir şahıs dikkatimi çekti. Sima tanıdıktı ama hemen kavrayamadım. Yaklaşıp bari kendimi tanıştırayım dedim. Elimi uzatıp, Osman Mayatepek diyemeden karşısında duran mütevazi, güler yüzlü şahsın Başbakan Rabin olduğunu anladım. Şaşkınlığımı düşünün; etrafında ne koruma ordusu , ne dalkavuk, şakşakçı veya eline bir kağıt sıkıştırıp “Benim falanca işim…” diyen kimse yok. Türk olduğumu öğrenince yüzünde bir belirgin tebessüm oluştu ve koyu sohbete başladık. Politik gelişmeler, tarih gibi konulara girdik ve bu asker olan muhterem adamın aynı zamanda barış için ne kadar samimi olduğuna şahsen şahit oldum. Zaten bu sebeptendir ki bir fanatik ve barış karşıtı olan Yigal Amir adında bir cani tarafından 4 Kasım 1995’te hunharca öldürüldü.


Her zamanki güler yüzü ve mütevaziliği ile yanımdan ayrılırken bile “Aman eşim Leah’dan uzun zamandır uzaktayım, muhtemelen bir zılgıt yerim, müsaadenle yanına gideyim” dedi. Allah Rahmet Eylesin.
Birkaç gün sonra Türkiye’ ye döndüğümde hemen telefonlara saldırıp Ivry’nin acil ihtiyaç talebi ile ilgilendim. Doğu bölgemizde çatışmalar arttığı için MKEK  60 mm havan topu yetiştiremiyormuş ve acil ihtiyaç olduğu belli oldu. Hemen telefonla direkt Ivry’e bildirdim ve bana Soltam adında üretici şirket ile ivedi olarak  temas kuracağını teyit etti. Hatta Soltam zor durumda imiş ve kilidi kapatmak üzereyken bu sipariş imkanı bir can simidi gibi geldi. Miktar, fiyat vs. anlaşması çok kısa sürede halloldu, birkaç deneme atışı yapıldı ve takriben 2.5 milyon dolarlık bir siparişle İsrail ile savunma alanında yeni bir sayfa açılmış oldu. 
Tabii Ivry, İsrail Büyükelçisi beni samimi bir şekilde tebrik etti ve içten teşekkür ettiler. Ama maalesef İsrail ticari görüşü ise “Ya kazık atarsın, ya da yersin” olduğu için ve ‘’müşterek menfaat’’ diye bir kavramın farkında olmadıkları için, bırakın müteşekkir olmayı, hemen nasıl kazıklarız hesapları başladı.
Kendisi de Yahudi olan ABD’li avukatım  İsrail ile iş yapacağımı öğrenince, ilk söylediği “Aman o heriflerin hiçbir lafına inanma” idi. Haklı çıktı ve senelerce her ticari ilişkide stres ve sinir harbi yaşadım. Kendi elimle bir canavar yaratmıştım. Bunun yanında çok güzel şahsi dostluklar ve ilişkiler de kurdum ve onun için mutluyum. Bazı güzel iş ilişkilerim de oldu ve müşterek başarılara imza attık. Ama maalesef genel intibam İsrail iş dünyasının, “Kazık yerim” paranoyasından dolayı sürekli kurşunu kendi ayağına sıktığıdır.
Ivry bilahare İsrail’in Washington Büyükelçisi olarak tayin olduğunu ve bu görevden sonra da Boeing’in İsrail’den Sorumlu Müdürü olduğunu öğrendim.
Bugünlerde İsrail ile olan ilişkilerimizin pek parlak olduğu söylenemez. Mamafih meşhur “One minute”tan sonra genel ticari anlamda bir artış olduğu belli.

Netice olarak devletlerin ebedi düşmanı veya dostu olmaz. Müşterek menfaatler her zaman dengeleyicidir. Bu yörede eninde sonunda Türkiye-İsrail işbirliği kaçınılmazdır ve gereklidir.

banner355

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.