banner391
banner405

Ortak noktaları Atatürk ve Alanya

Onlar Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'le yakın ilişkiler içerisinde olan isimlerin çocukları. İkisi de Atatürk hayranı. Ulu Önder'i tanıyan, Ulu Önder'le konuşan, yürüyen, oturan, yemek yiyen babalarından dinlemişler Atatürk'ü. Bugünkü ortak noktaları Alanya'da yaşıyor oluşları. Atatürk'ün yakınındaki adamların çocuklarını bir araya getirdik...

Ortak noktaları Atatürk ve Alanya

banner404
 TÜRKİYE Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında, fotoğraflarıyla genç cumhuriyetin ve Türk insanının dünyaya tanıtılmasında önemli görev üstlenen, Atatürk'ün de fotoğraflarını çeken dünyaca ünlü Avusturyalı Fotoğrafçı Othmar Pferschy'nin 30 yıldır Alanya'da yaşayan kızı 74 yaşındaki Astrid von Schell, kalp krizi sonucu öldü. Babası gibi fotoğraf çeken ve fotoğraflarından oluşan "Alanya" isimli bir de kitap yayınlayan Astrid, anısına AKM'de düzenlenen veda töreninin ardından toprağa verilmek üzere Almanya'ya götürüldü. 
Tam 30 yılını Alanya'ya veren Astrid, 2004 yılının Kasım ayında Yeni Alanya'ya konuşmuştu. İşte 6 yıl önceki Astrid ve Altemur Kılıç buluşması: 
Adı Astrid Von Schell. Şu anda 68 yaşında. Babası Avusturya asıllı Alman Othmar Pferschy, Atatürk'ün fotoğrafçısıydı. Günümüzde çerçeveletip, duvarlarımıza astığımız Atatürk fotoğraflarını çeken Othmar'ın kızı Astrid...
Diğer ismi hem Türkiye, hem de Alanya çok iyi tanıyor. Gazeteci-Yazar Altemur Kılıç. Atatürk'ün can yoldaşı Kılıç Ali'nin oğlu. Altemur Kılıç bugün 83 yaşında. Hergün hem babasından dinlemiş Atatürk'ü, hem de çocukluk yıllarında tanımış, konuşmuş, ders almış Atatürk'ten. Altemur Kılıç, kendi yazdığı ve Atatürk tarafından tashih (düzeltme) edilen makalesini hala saklıyor. Atatürk'ün kendisine Türkçe dersi verdiğini, dersi beceremediğinde de kulağını hafifçe çektiğini onurla, gururla anlatıyor. Yaşamı boyunca Atatürk'ün yanından bir an bile ayrılmayan Kılıç Ali'nin oğlu Altemur Kılıç...
Onlar hem Atatürk, hem de Alanya aşığı isimler. Birbirlerinden habersiz, emeklilik günlerini Alanya'da aldıkları evlerinde geçirirlerken devreye Yeni Alanya girdi. Astrid Von Schell ile Altemur Kılıç'ı, Kılıç Ailesi'nin evlerinde buluşturduk.
İlk karşılaşmalarında her ikisinin de duygulandıkları her hallerinden belliydi. Uzunca bir süre sessizce birbirlerini incelediler. Birbirlerinde babalarından birer hatıra aradılar. Ortak noktaları Atatürk'tü... 
Altemur Kılıç, "Ben babanız Othmar'ı çocukken bilirdim. Birkaç kez yazıhanesine de gitmiştim. Atatürk ve babamın fotoğraflarını çekmiş. Hatta babam Ankara'daki evimizin fotoğrafını da Othmar'ın çektiğini söylerdi" diye söze girdi. 
Astrid, "Babam Atatürk için, 'Çok şık bir adamdı. Çok zarifti. Orta boyluydu ama gelişinden bir dev geliyor zannederdiniz' derdi hep" diyor. Babasının sürekli Atatürk'ün dehasını, müthiş ileri görüşlü bir insan olduğunu anlattığını söyleyen Astrid, "Babamın Atatürk'le ilgili ne demek istediğini yaşlandıkça daha iyi anlıyorum" dedi. 
Altemur Kılıç, "Hep Türkiye'de mi yaşadınız?" diye sorunca Astrid anlatmaya başladı: 
"Ben Avusturya asıllı Alman bir babanın kızıyım. Ancak ben Türk'üm. Annem Bizanslı Türkler'den Evangeliya. Babam 1926 yılında Türkiye'ye gelip dönemin ünlü fotoğrafçısı olan Veinberg'le çalışmaya başlamış. Ben Türkiye'de doğup, Türkiye'de büyüdüm. Yine Türkiye'de evlendim. Eşim Jürgen'le İstanbul'da tanışmıştık. Eşim Hilton Otel'in mühendisiydi. Hayatımın yarısı Türkiye'de geçti. Kadın Eşit Hakları çıkıncaya kadar çifte vatandaş olarak yaşadım. Aslında hep Türk vatandaşıydım. Eşimin mesleği nedeniyle 1,5 yıl Afyon'da yaşadım."
"Benim için birçok Türk'ten daha iyi bir Türk'sünüz siz" diye söze giren Altemur Kılıç, "Othmar'ın kızı Alanya'da dediler ve hemen atladım. Sizle çok tanışmak istiyordum" dedi ve Alanya ile ilgili bağını sordu. 
İlk kez 1961 yılında Alanya'ya tatil amaçlı geldiğini söyleyen Astrid, ardından her yıl Alanya'ya gelmeye başladığını anlattı: "İki çocuğum ve eşimle her yaz geliyor ve Alaattin Motel'de kalıyorduk. O yıllarda merhum Ahmet Tokuş'la tanıştık ve Alanya'da dostluk bağlarımız da oluştu. 1978 yılında Damlataş Caddesi üzerinde bir daire aldım. Artık Alanya tatilini kendi evimde geçiriyordum. 1989 yılında Alanya'ya tam anlamıyla yerleştim. Çocuklarım Almanya'da yaşıyor. Bazen onları görmek için Almanya'ya gidiyorum. Bunun dışında sürekli Alanya'dayım." 
Astrid, Atatürk'ün fotoğrafçısı olan babası Othmar'ı yıllar önce Hürriyet Gösteri Dergisi'ne yazmış. "Bize babanı yaz" diyen Hürriyet Yazı İşleri'ne önce direndiyse de, ısrarlı talep karşısında "Tamam" demiş. Eline kağıt, kalemi alıp, Kleopatra Plajı'na gitmiş. Kumsala oturup "Baba bana yardım et" demiş ve şunları yazmış: 
BABAM OTHMAR, OSMANLI 
ZİHNİYETLİ BİR İNSANDI  
"Sevimli şahsiyeti, dürüstlüğü, çok yönlü bilgisi, ince nükteleri doğaya ve sanata olan aşkı, optimist hayat felsefesiyle, toleranslı insanlığı ile yalnız ben kızı tarafından değil, hayatı boyunca temasta bulunduğu insanların hepsinin takdir, hayranlık ve sevgilerini kazanmış bir insandır. Çok takdir ettiğim meziyetlerinden biri de son derece alçakgönüllülüğü, seviye ayırt etmeksizin her insan ile diyalog kurması ve mütevaziliği idi.
Uzun hayatı boyunca tanınmış simalar ile dostlukları oldu. Aile içinde duyulmaz bir neşe kaynağı olarak ehemmiyetli ve ehemmiyetsiz sorunları eşsiz optimist felsefesiyle çözmeyi başarır, nükteleri şiir haline getirerek üzerimizdeki gerginliği hafifletirdi. Bir baba olarak son derece toleranslı, biraz Osmanlı zihniyetliydi. Biz çocukları ile ilgili olaylarda annemi "Lilly bırak gençtirler" diye uyarır, bize anlayış gösterirdi, otoriter bir babadan ziyade sevimli bir arkadaş olmuştur.
Anılarımda, beni beraberinde götürdüğü fotoğraf çekimi gezintilerimizdeki hoş ve renkli hatıralar var. Dolaşırken hemen hemen her çiçeğin ve kuşun cinsini bilir, isimlerini söyler, resmini çektiği tarihi eser hakkında geniş bilgisini aktarır, çekim için lüzumlu ışık bulut pozisyonunu beklerken onunla ilgili hoş hikayeler anlatır, zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım. Bunların arasında Avusturya-Macaristan sınırına yakın Fürstenfeld şehrinde geçen çocukluk yıllarını, pinti bir teyzesinin çocuklar kiraz toplarken kirazları yememeleri için ıslık çaldırmasından, Birinci Dünya Savaşı'nda yaşadığı anılarına kadar anlattığı hikayeleri zevkle dinlerdim. Mesela harp meydanında kendisinin de olduğu Avusturya tümeninin bulunduğu siperden karşılarındaki İtalyan tümeni ile anlaşarak yiyecek, sigara gibi çok yoğun bir alışverişe başlamaları, arada sırada da havaya ateş ederek, harp yapıyoruz numarasını eksik etmeden anlatır. Günün birinde sabahleyin siperden başlarını çıkardıklarında kurşunların siperlerinin çok yakınına düştüğünü görürler. Karşıdaki tümenin yeni olduğunu anladıklarında aldıkları zararsız, fakat tesirli intikamı muzipçe anlatırdı. Sanatını öğrendikten sonra gittiği Türkiye'deki ilk yıllarının güzel hatıralarını mavi gözlerinin içi gülerek başka bir tatla anlatırdı.
Yeni varmış olduğu Sirkeci Garı'nda tesadüfen Avusturya'ya dönen eski bir dostuna rastlar. Arkadaşı alelacele trene binerken son bir öğüt verir. "Aman Othmar kendini İstanbullu Rum hanımlardan kolla, Avusturyalılar ile evlenmekten pek hoşlanırlar." Eh başına da gelir, annemle tanışıp evlenirler. Türkiye'den ayrılıp Mısır'a yerleşmek üzere iken Atatürk döneminin Basın ve Yayın Müdürü Sayın Vedat Nedim Tör tarafından mani olunup Basın Yayın arşivini yenilemek ile görevlendirilmesi ona Anadolu'yu karış karış gezerek tanıyıp sevmesine vesile olur. Gezileri boyunca gördüğü dokunulmamış doğa güzelliklerini, Anadolu insanlarının misafirperverliği ve dürüstlüğünü, bazen serüvene yaklaşan anılarını anlata anlata bitiremezdi ve çektiği resimlerde bundan örnekler vermiştir. Bunlardan bir çoğu Fotoğrafla Türkiye kitabında, La Turqui Kemalist mecmuasında ve posta pulu olarak basılmıştır. Aralarında Atatürk'ü en güzel pozlarından olan silindir sapkası elinde Büyük Millet Meclisi'ne gelirken gösterdiği fotoğrafla, üzüm salkımlı üç genç güzel köylü kızı, eski 5 liralıkların üzerindeki Manavgat Şelalesi de bu motiflerden bazılarıdır.
BİZE ATATÜRK'E KARŞI 
SAYGI-SEVGİ AŞILADI 
Atatürk'ten derin bir sevgi ve hayranlıkla bahseder, gözlerinin çelik mavisini, her şeyi görür hissi veren bakışını, büyük şahsiyetini gözümüzde canlandıracak kadar anlatırdı. Gördüğümüz okul terbiyesi yanında O da Atatürk'e olan saygı ve sevgisini aşılamıştır bize.
Yüzüncü doğum yılı münasebetiyle Almanya'da yapılan bir törende ayrıca Alman televizyonuna anılarını ve Türkiye'ye olan sevgisini gözleri bazen yaşlı olarak dile getirmişti.
1951 senesinde Türk vatandaşlığına geçmek üzere teşebbüste bulunmuş fakat ne sebepten ise kabul edilmemişti. O zaman ki hükümet değişimi ile bir bağlantısı olup olmadığını bilemiyorum.
Evvela Beyoğlu sonra Cumhuriyet Caddesi'nde açtığı fotoğraf stüdyosunda sayısız düğün ve portre çekimi yaparak bu branşta da ün sahibi olmuştur. Sabahlara kadar karanlık odada günde 18 saat çalıştığını ve büfenin üzerine bıraktığımız mektuplarla dialog yaptığımız zamanları hatırlarım. Bu tür çalışma günlerinden sonra bir gün karanlık odadan balkona çıkarak gözlerini güneşe alıştırarak mavi semaya bakıp havayı koklarcasına nefes aldığında Anadolu'nun bilmem hangi şehrinde mevsimin şimdi güzel olduğunu söyler ve koca siyah foto valizi ile birkaç gün kaybolurdu. İstanbul içinde beni de beraberinde götürdüğü fotoğraf gezintileri benim için anlatılmaz bir zevkti. Birçok şeyi ayrı ayrı inceler göz göze geldiğimizde fikir yürütürdük.
Fotoğraf çekerken etrafındaki dünyayı unutup, kendini tamamıyla sanatına verdiğinden bazen tehlikeli olabilecek anlar yaşamıştır. Bu şekilde Pamukkale'de yeni açılan bir otelin kalker terasında aşağı kayarak giyinik halde havuza düşmüş bu arada statif üzerindeki Linhof kamerasını atik bir hareket ile su dışında tutmayı başarmıştı. Buna benzer bir hikayesi de, Süleymaniye Camii'nin minaresi onarılırken tamirat için kurulan iskeleye çıktığında uygun pozisyonu bulmak için çabalarken dengesini kaybeder fotoğraf makinesini bırakmamak için boşluğa düşer son anda iskeleye tutunarak kurtulur.
Bir gün ben de babamın sanatına özenmiş, yeni Rolleiflex makinamı alıp ona eşlik etmiştim. Beylerbeyi Sarayı'nın çekiminden sonra çeşitli mevzulara dalıp bindiğimiz dolmuş ile epey yol aldıktan sonra elini alnına götürerek, "Ah! fotoğraf çantamı Beylerbeyi'nde unuttum" demişti, ben de ona kendimi gülmekten alamayarak "Kızın olduğum ne kadar belli ben de Rolleifleximi senin çantanın yanında unuttum" dedim.
Tabii ki vasıta değiştirerek geldiğimiz istikamete mucizelere inanarak dönmüş ve aradan 40 dakika geçmiş olmasına rağmen çantalarımızı unuttuğumuz yerde bulmuştuk.
Günün birinde Aysofya'daki mozaiklerin çekimi için o muhteşem binaya giderken yükseklerde olan mozaiklerin çekiminin epeyce güç olacağını düşünürken içerde en üst yerlere kadar iskele kurulmuş olduğunu görür ve bu pratik tesadüften yararlanarak çekimlerini tamamlamak üzereydi ki aşağılarda hiddetli bir ses İngilizce olarak "orada ne yapıyorsunuz, inin aşağı" diye bağırdı. Aşağıda tanıştığı Prof. Underwood ile epey bir çekiştikten sonra ona Geografical Magazin'de basılmadan çektiği filmleri değerlendirmeyeceğine dair söz verir, bu olaydan sonra ikisi seneler sürecek bir dostluk havası içinde Ayasofya'dan çıkarlar.
Verimli, uzun bir sanat hayatından sonra bir servet yapmış olmaktan çok uzak 45 sene kaldığı ve çok sevdiği Türkiye'den ayrıldı. Münih'te yaşayan çocuklarının yanına yerleşip 86 yaşında vefatına kadar bilgi ve neşe kaynağı olmaya devam etti."    
KILIÇ: BABAM YANARAK 
ATATÜRK'ÜN YAVERİ OLDU 
Altemur Kılıç da Atatürk'ün can yoldaşı babası Kılıç Ali'yi şöyle anlatıyor: 
"Babam asker. Hikayesi de çok ilginç. Ben bugün milliyetçi, vatanperver ve Atatürkçü isem bunu babama borçluyum. Babam bir subay. O zaman Küçük Zabit Okulu'ndan mezun olmuş. Fakat Balkan Harbi, Çanakkale gibi bütün savaşlarda bulunmuş. Çanakkale'de piyade hücumunda bacağından yaralanmış. İngilizler'le ya da  Anzaklar'la çarpışırken gazi olduğu için, nerede bir  Avusturyalı görsem, "Babamı bacağından vurmuşsunuz" diye şaka yaparım. Benim Turancılığım da babamdan gelir. Babam Nuri Paşa'nın da yaverliğini yapmış. Azerbaycan'a 1917 yılında bir İslam Ordusu gitmiş. Nuri Paşa komuta ediyormuş orduya. Hatta bugün Bakü'deki Türk Büyükelçiliği'nin kapısında Nuri Paşa ile babamın fotoğrafı bulunuyor. Savaş bitiyor. Mütareke yapılıyor. Babam ve üç arkadaşı İstanbul'a dönüyorlar ve kötü kötü düşünüyorlar biz ne yapacağız şimdi diye. Yani düşündükleri de Türkiye'nin hali ne olacak? Babam Kılıç Ali diye bilinir ama asıl adı Emrullahzade Asaf. O zaman yanında üsteğmenler Osman Tufan ve Yörük Selim de var. İstanbul işgal altında. Acı acı düşünüyorlar. O sırada Nuri Paşa, yani babamın eski komutanı bunları çağırıyor ve "Enver Paşa, Orta Asya'da. Türkiye'yi oradan kurtarmaya çalışıyor. Size ihtiyacı var. Enver Paşa'ya katılın" diyor. Nitekim hazırlanmış, birşeyler yapalım diye ama paraları yok. Orta Asya'ya gitmek için de para lazım. Eskiden İttihak ve Terakki'nin para işlerini Celal Bayar takip edermiş. Teşkilat-ı Mahsusa adlı gizli bir teşkilat var. Babam o teşkilatta çalışmış. Celal Bayar'dan para istemeye gidiyorlar ve Bayar'a " Bize yolluk ver" diyorlar. 
Bu arada babam bu konuları bizlerle fazla konuşmazdı. Sert bir babaydı. Biz babamızın yanında asla laubali olamazdık. Ayak ayak üstüne atamazdık. Neyse, Celal Bayar, "Para vereyim ama siz Enver Paşa'ya değil de Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal'e katılın" diyor. Amcam Muzaffer Kılıç da o zamanlar Atatürk'ün yaveriymiş. Babam ve arkadaşları Samsun üzerinden Sivas'a gitmişler Atatürk'e katılmak üzere. Fakat Mustafa Kemal bunları Enver Paşa'nın casusları diye kabul etmek istemiyor. Bunları bekletiyor. Amcam Muzaffer Kılıç, Mustafa Kemal'in yanına giderek, "Paşam, Emrullahzade Asaf benim kardeş çocuğum. Güvenebileceğiniz bir adamdır" diyor ve Atatürk kabul ediyor. Bir karanlık vakitte, bir yeşil çuha etrafında babam ve arkadaşlarını topluyor. Babamın arkadaşlarına, "Sen hangi cephede çarpıştın, ne yaptın?" gibi sorular yöneltiyor. Sıra  babama geliyor ve "Sen benim her dediğimi yapar mısın?" diyor. Babam, "Yaparım" diyor. Atatürk, "O zaman tut şu lambayı" diyor. Babam, kızgın idare lambasına yapışıyor. Elleri yanıyor ama Atatürk'ü de ikna etmiş oluyor. Ve Atatürk'ün verdiği iki vazifeyi yerine getiriyor. Ardından 1938'e kadar Atatürk'ün yanından bir gün bile ayrılmıyor. 83 yaşında iken de öldü." 
Altemur Kılıç ve Astrid Von Schell, Alanya'da daha sık birbirleriyle görüşmek, babalarını ve Atatürk'ü konuşmak dileğiyle birbirlerinden ayrılırken, aynı cümlelerle bize işimizi eksik yaptığımızı hatırlattılar: 
"Atatürk, babalarımız ve Alanya anlatmakla bitmez. Şu an yazdıklarınız devede kulak kalır. Ama herşeyi yazarsanız sayfalar yetmez... Bu kadar yeter..."
banner355

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.